21 Şubat 2012 Salı

Müctehid olabilmenin kayd ve şartları

Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde, ictihâd ediniz! diye emrediyor. Birçok âyet-i kerimelerden, ilimleri derin olan yüksek derecedeki âlimlerin ictihâd ile emrolundukları anlaşılmaktadır. Bunu için ehliyyeti ve liyâkati olanların ictihâd etmesi farzdır.

İctihâd makamına lâyık olabilmek için, birçok kayd ve şartlar vardır.

* Evvelâ arabî yüksek ilimleri tamam bilmekle berâber, Kur'an-ı kerimin hepsi ezberinde olmak, sonra, âyet-i kerimelerin mâna-i murâdîsini, mâna-i işârisini, mâna-i zımnî ve iltizâmîsini bilmek gerekir.

* Ayrıca âyet-i kerimelerin, indiği zamanları ve sebepleri ve ne hakkında geldiklerini, nâsih, mensûh olduklarını ve bunlar gibi diğer yönlerini bilmek gerekir.

* Ayrıca, kütüb-i sitte ve diğer hadis kitaplarında bulunan hadis-i şeriflerin hepsini ezberden bilmek ve her hadisin ne zaman ve ne için söylendiğini ve şümûl derecesini, hangi hadisin diğerinden evvel veya sonra olduğunu, âit oldukları cihetleri, hangi vak'a ve hâdise üzerine söylendiklerini ve kimler tarafından nakil ve rivayet edildiklerini ve bunların her birinin hâl tercümelerini bilmek gerekir.

* Ayrıca, fıkıh ilminin üsûl ve kâidelerine vâkıf olmak, oniki ilmi, âyet-i kerimelerin ve hadis-i şeriflerin rümûz ve işaretlerini ve mânevi tefsîrlerini anlayıp kavrıyabilecek ayrı bir irfâna, nûr-i îman ve itmi'nân ile dolu münevver bir kalb ve vicdâna sahip bulunmak lâzımdır.

Zamanımızda ve bazı Reformcu Alimler kendilerini Müctehid seviyesinde görerek bu zamana kadar hiç bir ehli sünnet Alimin vermediği din dışı akıl almaz fetvalar verip kendilerini ve kendilerine uyanları felakete sürüklüyor, bazılarıda hiç bir ilmi eğitim almadan Kuranı Kerim ve biraz hadis okuyarak kendi kafalarına göre bir mezhep çiziyorlar, Allah bu zevatları akıl ihsan etsin.

Sait Nursi Sobadan Konuşuyor !!!


“Her ihtimal var ki; mübarek soba, benim teessüratımı ve tazarruatımı dinliyen tek ve menfaatli arkadaşım bana haber veriyor ki: "Bu zindan ve hapishaneden gideceksin, bana ihtiyaç kalmadı..." 
Şuâlar, 361-362, Ondördüncü Şua 
(Said; sobayla konuşup sobadan alıyor haberi!!)


Benzer Konular:

Said Nursi Sobadan Konuşuyor!
Risalei Nur Talebelerine İbretlik Sorular.
Said-i Nursi alim de değildir, evliya da değildir.  
 Peygamber Efendimizin Aynası Said Nursi imiş !!!! 
Said Nursinin, Levhi Mahfuzdan Kur'an yazdırma iddiası !!!!  
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Risale-i Nur Değerlendirmesi  
 Said Nursi Ebced Hesapları ile Ayetleri Tahrif Ediyor 
Said Nursi ve TARİHİ GERÇEKLER  
Said Nursinin Hurafe İnançlarından "Hz Ali'ye Vahiy İnmesi"

Hak yola adanmış bir ömür; Mustafa Sabri Efendi (rh.a.)


Osmanlı’nın en bunalımlı çağında önemli vazifeler gören Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, dini tahrip etmeye çalışanlara, ‘yenileşme’ adına ‘hakikat’ten sapanlara karşı keskin bir kalem olmuş, İslâm’ı modernize etmeye çalışanlara karşı büyük mücadele vermiştir. Aynı akımın tekrar moda olduğu günümüzde Hoca Efendi’yi tanımak, onu okumak ve mücadelesini anlamak son derece önemlidir.

Mustafa Sabri Efendi, 22 Haziran 1869’da Tokat’ta dünyaya geldi. Tahsil hayatına memleketinde başladı ve 10 yaşında hâfız-ı kelâm oldu. Ardından öğrenimini Kayseri’de ve daha sonra da İstanbul’da devam ettirdi. 22 yaşında Fatih Camii müderrisliğine tayin edildi. 1898 tarihinde Abdülhamid Han’ın da katıldığı Huzur Dersleri muhataplığına en genç üye sıfatıyla katıldı, bu durum 15 yıl kadar sürdü. Aynı zamanda padişahın kitapçısı olarak Yıldız Sarayı Kütüphanesi’nde “hafız-ı kütüp” ünvanıyla çalıştı. Daha birçok önemli ilmî müessesenin üyeliğini yaptı. Bu kurumlardan biri olan Cemiyyet-i İlmiyye-i İslâmiyye’nin reisliğine seçildi ve bu cemiyet tarafından neşredilen ‘Beyânü’l-Hak’ dergisinin başyazarlığını yaptı.

Muhammed İkbal kimdir?

Sual: Yamuk kişiler, Muhammed İkbal’i çok övüyor. Acaba İkbal de mi reformcudur?

CEVAP:
İkbal, Pakistan’ın millî şairidir. 1905’te öğrenim için gittiği Avrupa’da üç yıl kaldı ve düşüncelerinde büyük değişiklikler oldu. 1908’de Lahor’a dönerek Felsefe ve İngiliz Edebiyatı öğretmenliği yaptı.

1923’te İngilizler kendisine “Sir” ünvanı verdi. Bu arada, meşhur şarkiyatçı İngiliz Sir Thomas Arnold ile tanıştı, kurduğu yakın dostluk İkbal’in düşüncesini etkiledi. Onun tavsiyesi üzerine Avrupa’ya gidip, burada felsefecilerden ders gördü. Bütün bunlar İkbal’in üzerinde büyük tesir yaptı. Ehl-i sünnet âlimlerinin tuttuğu doğru yolu bırakıp, Batılı müsteşriklerin metotlarına kaymasına sebep oldu.


İslâmiyet karşısında felsefe ve aklı ön planda tutan bu metotlar, İkbal’in düşünce ve fikirlerini de şekillendirerek, din konusunda kendine mahsus ve İslâm âlimleri tarafından reddedilen görüşler öne sürmesi neticesini de beraberinde getirdi.

İkbal’in İslâmda dinî düşüncenin yeniden kuruluşu adıyla tanınan, 1928’de Madras İslâm Derneğinin kurslarındaki konuşmaları, reformcu görüşlerle doludur. Onun bu reformcu görüşleri, İslamiyet’in nakil yoluna ters oluşu sebebiyle, âlimlerce kabul görmedi.

Eserlerinde, Abduh ve Efgani gibi mason reformcuların fikirlerine genişçe yer verdi. İkbal’in şahsiyetinin en önemli taraflarından biri de, İngilizlerin arzusuna uygun olarak, bağımsız Pakistan’ın kuruluşu için yaptığı çalışmalarıdır.

İngilizler, Pakistan’ı Hindistan’dan ayırıp küçük lokma hâlinde yutmak istiyorlardı. İkbal, 1931 ve 1932’de Londra’da yapılan toplantılara delege olarak çağrıldı ve burada da aynı fikri destekler konuşmalar yaptı. Yazdığı makale ve mektuplarda da ısrarla aynı fikri işledi.

İkbal, Cinnah’a yazdığı mektuplarda; İngiliz hükümetinin, Hindistan Müslümanlarının Pakistan adı altında ayrı bir devlet kurmalarını istediğini belirtti. İkbal’in bu çalışmaları, takdirle karşılanıp bağımsızlığın sembol şahsiyeti sayıldı.

Ölümünden 9 yıl sonra 1947’de Pakistan bağımsızlığına kavuştu. Bu bağımsızlık, Hindistan’da bir türlü tam hâkimiyet kuramayan İngilizlerin, Müslümanları parçalayarak hem Pakistan’a, hem de Hindistan’a daha kolay hâkim olmak için takip ettikleri bir siyasetin neticesidir. (Y. Rehber Ans.)

Ehl-i Kitap Kafirlerine Cennetlik diyenler!

Vallahi kıyamete kadar Sözlerin Ey kıymetlisi; Hiç eskimeyeni, En muteberi, Üzerine söz söylemeye dahi güç yetirilemeyeni ,   Aziz ve Celil olan herkese her istediğini yaptıran, İbadet  edilmeye tek layık olan Allah’u Azimüşşan hazretlerinindir ki   Amma bad ( bundan sonra)

(Elbette, Ehl-i kitabdan [Yahudi ve Hristiyan] olsun, müşriklerden olsun bütün kâfirler Cehennem ateşindedir, orada ebedi kalırlar. Onlar mahlûkların en kötüsüdür.) [Beyyine 6]

Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Beni duyup da, bana inanmayan (Önceki dinimi bıraktım, islam dinine girdim demeyen)  Yahudi ve Hristiyanlar, muhakkak Cehenneme girecektir.) [Hâkim, Müstedrek]

Yine Muteber Fetva kitabında buyuruldu ki;
Hristiyanlar, Ehl-i kitabdır. Ehl-i kitabın hepsi de kâfirdir. (Fetava-i Hindiyye)

Dinde zaruri olan şeylerden birine inanmayan kâfir olur. Bunun kâfir olduğunda ve Cehennemde sonsuz azap çekeceğinde şüphe eden de kâfir olur. Bunun kâfir olacağı, Bezzaziyye, Dürr-ül-muhtar, Kadı İyad’ın Şifa, İmam-ı Nevevi’nin Ravda ve İbni Hacer-i Mekki’nin el-A’lam kitaplarında açıkça bildirilmiştir.

Bir Hristiyan’ı, bir Yahudi’yi ve din-i İslam’dan ayrılanlardan birini kâfir kabul etmeyen kimsenin kâfir olacağında şüphe eden kimsenin de kâfir olacağını, İslam âlimleri söz birliğiyle bildirdiler. Bu söz birliği adı geçen kitaplarda yazılıdır. Kâfir olmasında şüphe eden de kâfir olunca, onu Müslüman bilenin nasıl olacağını ve hele, onu İslam âlimleri için kullanılan unvanlarla övenin nasıl olacağını düşünmeli. Bu sözümüzden, böyle kimseleri İslam âlimi sananların ve bunların küfür saçan sözlerini, yazılarını övenlerin, yayanların, kâfir olacaklarını iyi anlamalı. Övmek, yaymaya çalışmak ve reklamını yapmak, razı olmayı, beğenmeyi gösterir. Küfre rıza, küfür olur. Küfre rıza demek, kâfirin küfür üzere kalmasını istemek değil, onun küfrünü beğenmek demektir. (Fetavel-Haremeyn, Faideli bilgiler)

Cenâb-ı Hakk (c.c.) Yahudi ve Hıristiyanların kâfir olduklarını ve ebedî olarak Cehennem’de kalacaklarını, Kur’ân-ı kerîm’de şüpheye mahal bırakmayacak şekilde beyân buyurmaktadır. Şöyle ki (Mealen):
“Yahudiler ‘Uzeyr Allah’ın oğlu’ dediler, Nasrânîler(Hristiyanlar) de ‘Mesih Allah’ın oğlu’ dediler, bu onların ağızlarıyla söyledikleri sözleri ki önceden küfredenlerin sözlerine benzetiyorlar, Allah kahredesiler nasıl da saptırıyorlar.” (Sûre-i Tevbe, 30) ve

“Elbette küfretti (kâfir oldu) “Allah Meryem’in oğlu Mesih’tir” diyenler. Hâlbuki, Mesih şöyle demişti: “Ey Benî israil! Ancak Allah’a ibâdet ediniz. Muhakkak ki o, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz Allah’a kim şirk koşarsa, Allah ona cennetini haram etmiştir ve varacağı yer ateştir… ve, zâlimlerin yardımcısı yoktur. Elbette küfretti (kâfir oldu “Allah üçün üçüncüsü” diyenler. Hâlbuki, bir tek İlâhtan başka İlâh yok… (Sûre-i Maide, 72/73)
Esasen Yahudilerin “Uzeyir Allah’ın oğludur” sözleri, Hıristiyanların da “Mesîh (Hz. Isa) Allah’ın oğludur” ve “Allah üçün üçüncüsü” sözleri şirktir. Bu İtikâdda(inanışta) olan Yahudi ve Hrlstlyanlar Allah’a şerik/ortak isnâd ettikleri için müşrikdirler, (Fahruddîn Râzî, Tefsîr-i Kebîr/Mefâtîhu’l-gayb)

Allah’a ve Rasûlü’ne nasıl îmân edileceğini Cenâb-ı Hakk (meâlen) şöyle beyân etmiştir:
“Şimdi onlar sizin İmân ettiğiniz gibi îman ederlerse muhakkak hidâyete ermiş olurlar…”(Sûre-i Bakara, 137),
ve
“Muhakkak o kimseler ki, Allah’ı ve onun peygamberlerini inkâr ederler va Allah (c.c.) ile peygamberlerinin aralarını ayırmak isterler va bâzısına İman eder ve bâzısını inkâr ederler ve bunun arasında bir yol tutmak İsterler. İşte gerçekten kâfir olanlar onlardır. Biz de kâfirler için alçaltıcı olan bir azap hazırlamışızdır.” (Sûre-i Nisa, 150/151)

Malûm olduğu üzere Yahudiler; Hz. isâ ve Hz. Muhammed aleyhlsselâma İmân etmedikleri gibi; Hıristiyanlar da Hz. Mûsâ ve Hz. Muhammed aleyhisselâma İmân etmemektedirler.

Bu husûsda Elmalılı Hamdi Yazır diyor ki: “Velev bir Rasûlü olsun diğerlerinden ayırıp İnkâr etmek mâhlyet-i risâleti inkâr etmektir. Mâhiyet-i risâleti inkâr etmek bütün Peygamberleriyle beraber Hakk Teâlâ’yı inkâr etmekdir,” (Hak Dini Kur’ân Dili, 2/1144)
Ehl-i sünnetin icmâ ve ittifakına göre; hem kâfirler, hem de müşrikler “muhalled fin-nâr” dırlar, yâni cehennemde ebedî olarak kalacakladır. Cehennem ebedî olduğu gibi, cennet ehli de ebedîdir. (Merahu’l-Meâli fi Şerhi’l- Emâlî, 79/80)
Bunun aksini iddia edenin dînden çıkacağına icmâ vardır. (Mevsûat’ûl- İcmâ fi’l- fıkhi’l- islâmî, 2/865)

Bu vesikalardan açıkça anlaşıldığına göre;
1- Ehl-i kitabın tamamı, yani bütün Yahudi ve Hristiyanlar kâfirdir.
2- Yahudi ve Hristiyanları kâfir kabul etmeyen de kâfirdir.
3- Yahudi ve Hristiyanları kâfir kabul etmeyenin kâfir olduğunda şüphe eden de kâfirdir

20 Şubat 2012 Pazartesi

Mevdudi'nin Sapkın Görüşleri



Soru: Resulullah’ın intihara teşebbüs ettiği niye kabul edilmez ki? Mevdudi’nin (Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi) ve (Hazret-i Peygamberin Hayatı) adlı kitaplarında, vahiylerin arası uzadıkça Efendimizin üzüntüsünün ve sıkıntısının arttığını, bazen Sebir, bazen Hira tepesine gidip oradan kendini atmak istediği yazılıdır. Mevdudi’nin yazısı, dinde senet değil mi?

CEVAP: Evet değildir. Mevdudi’nin sapıklığı hakkında çok eser yazılmıştır. Resulullah’a ancak onun gibi mezhepsizler iftira eder. İntihara teşebbüs etti demek ne kadar büyük yanlıştır. Böyle söylemek ya intiharı meşrulaştırmak olur, öyle ya Peygamber efendimiz yaptığına göre herkes yapabilir yahut hâşâ Resulullah efendimiz intihar edecek kadar büyük günahtan çekinmiyordu anlamına gelir. Her ikisi de büyük felakettir.

İlk vahiyden sonra Peygamber efendimizin ne yaptığına Mearicün-nübüvve isimli Peygamberler tarihinden bakalım:
Peygamber aleyhisselam, “Cebrail aleyhisselam gözümden kaybolduysa da, onun heybet, şiddet ve korkusu üzerimde sabit kaldı. Bana mecnun diyeceklerinden ve bana dil uzatıp kötüleyeceklerinden korktum. Hatice’nin yanına geldim. Vücudum titriyordu. Kendimden geçmiştim. Hatice’nin dizine yaslandım. Gördüğüm şeyleri ona anlattım ve bana kâhinlik arız olacağından korkuyorum dedim” buyurunca, Hazret-i Hatice, “Allah korusun. Hak teâlâ sana hayır ihsan eder. Hayrından başka şey dilemez. Allah hakkı için benim ümidim şöyledir ki, sen bu ümmetin peygamberi olacaksın. Sen misafiri seversin. Doğru söylersin ve emin kimsesin. Âcizlere yardım eder, yetimleri korur, gariplere iyilik edersin. İyi huylusun. Bu hasletlerin sahibi olanın korkulacak hâli olmaz” dedi.

Cemalettin Efgani Kimdir ?


1838 senesinde Afganistan’da doğup, 1897 de İstanbul'da öldü.Din bilgisi azdı. Zındıkların kitaplarını okuyarak dinden çıkmıştır. Bir ara Ruslar tarafından satın alınarak, ana vatanı olan Afganistan’a karşı casusluk yaptı. Dinine ve vatanına hıyanet etmekten çekinmedi. İngiliz masonları ile de işbirliği yaparak zengin oldu ise de, Osmanlı Şeyh-ül-İslamı Hasan Fehmiefendi, onun cahilliğini ve zındıklığını ortaya koydu. 1944 de, kemikleri İstanbul’dan, Kabil’e nakil edildi ve Mason idi.

Mısırlı Edib İshak, Ed-dürer kitabında, bunun Kahire masonlocası reisi olduğunu yazmaktadır. Bütün masonlar gibi, çeşitli kılıklara girerek, İslamiyet'i içerden yıkmaya çalışmıştır.
Dr. Muhammed Reşad, dört yüzün üstünde önemli kaynaktan hazırladığı Efgani Etrafında Makaleler isimli kitabında özetle diyor ki:

Said Nursinin Hurafe İnançlarından; Hz Aliye Vahiy İnmesi


Sikke-i T. Gaybî, 18.Lem’a;
“Hazreti Cebrail'in, Âlâ Nebiyyina (a.s.m.) huzuru Nebevide getirip Hz.Ali'ye  Sekine namıyla bir sayfada yazılı İsmi Âzam, Hz. Ali'nin (r.a.) kucağına düşmüş.
 
Hz. Ali diyor: "Ben Cebrail'in şahsını yalnız alâim’üs-sema suretinde gördüm. Sesini işittim, sayfayı aldım, bu isimleri içinde buldum" diyerek bu Ismi Âzamdan bahis ile bazı hadisatı zikirden sonra tahdis-i nimet suretinde diyor ki:"Evveli dünyadan kıyamete kadar ulum-u esrar-ı mühimme bize meşhud derecesinde inkişaf etmiş, kim ne isterse sorsun, sözümüze şüphe edenler zelil olur." 

Açıklama:
En’am 144.ayeti göz ardı edipte bu iddiayı kabul eden kişi; Hz.Ali’nin yeni bir peygamber hatta bütün gaybı bilen bir insan olduğunu kabul etmiş olur. Böyle bir inanç Kur’ana göre küfürdür."

Sekine; huzur, sekinet, ferahlık, kalp rahatlığı, mutmain olma, yatışma, kalbi tatmin ve teskin edici husus, sebat anlamlarını taşımaktadır.(Mu’cemü’l-Müfehres, 247)

Allah Tealâ, "sekine"yi sahife olarak değil, hicret sırasında Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Hz. Ebu Bekir (r.a.) Sevr mağarasına sığındıklarında Hz. Ebu Bekir’in kalbine indirmiştir:

"Eğer siz, ona yardım etmezseniz, (bilin ki) kâfirler onu iki kişiden biri olarak (Mekke’den) çıkardıkları zaman, bizzat Allah ona yardım etmişti. O ikisi mağarada iken arkadaşına 'Tasalanıp üzülme! Allah, bizimle beraberdir.' demişti. Allah da, onu üzerine sekinetini indirdi; onu, görmediğiniz ordularla destekledi ve kâfirlerin sözünü ise alçalttı. Zira yüce olan, ancak Allah’ın sözüdür. Allah, aziz ve hakimdir."Tevbe, 9/40

Cenab-ı Hak, "Allah, onun üzerine sekinetini indirdi" buyurmuştur. Bu ifadedeki "aleyhi (onun üzerine)" zamiri, Hz. Ebu Bekir’e racidir.(1)

Allah Tealâ, Kur'an’da Hz. Ebu Bekir’in kalbine "sekinetini indirdiğini" beyan edince, Şiîler buna mukabele olmak üzere; Cebrail (a.s.)’in, "Sekine" sahifesini Hz. Ali (r.a.)’ye indirdiği yalanını uydurmuşlardır.

Dipnot:
1 Bak. Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 4/2547; Suyûtî, İtkān, 1/523. Fahreddin Razî, bu zamirin Hz. Peygamber’e raci olduğu görüşünün batıl olduğunu etraflıca izah eder. (Râzî, Tefsîr-i Kebîr, 11/530-532.)

Humeyni'nin Sapık İnancı!


Suriyeli büyük alim Üstad Said Havva’nın hacmi küçük fakat değeri oldukça büyük eseri “Humeynicilik”i bölümler halinde yayınlıyor. Türkiyeli okuyucuya ulaşmaması için adeta sansürlenen eserinde Üstad Said Havva, Humeynicilik’in iç yüzünü açık ve net bir şekilde ortaya koyuyor.

Şia’nın aykırı inançları ve Humeyni’nin onları benimsemesi:
Şia tarihi boyunca birçok aykırı görüş ortaya çıkmış ve Şiilik adına birçok asılsız inanç Müslümanların arasına sokulmuştur. Şiilik, birçok küfür düşüncenin sızmasına ve İsmailiye, Nusayrilik ve Dürzilik gibi aşırı fırkaların türemesine yol açmıştır. Bu fırkalar, Oniki İmam Şiasının da, Ehli Sünnet ve’l-Cemaat’in de küfür olarak gördüğü batıni fırkalardır.
Bununla birlikte Oniki İmam Şiası bu fırkaların küfür olduğuna hükmetmesine rağmen kendisi de birçok asılsız inanca sahiptir. Oniki İmam Şiası bu aşırı fırkaların küfür olduğunu söylemekle birlikte Ehli Sünnet ve’l-Cemaat’e karşı onları desteklemektedir. Bu fırkalar usûlde ve furûda Oniki İmam Şiası’ndan farklı olsa da, Oniki İmam Şiası, insanın ilahlığı ve benzeri sapık inançlara sahip olan bu fırkaları kendisine Ehli Sünnet ve’l-Cemaat’ten daha yakın hissetmektedir ki bu bile başlı başına tehlikeli bir sapmanın delilidir.
Burada bu sapmanın yönlerini tüm ayrıntılarıyla ele almayacağız ve sadece Oniki İmam Şiası’nın ve Humeyni’nin benimsediği ve savunduğu aykırı inançlardan bazılarına değinmekle yetineceğiz.

İmamlar Hakkındaki Aşırı İnanç
Allah Teâlâ şöyle buyurur: (Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i kendilerine rab edindiler.) (1) Hıristiyanların Mesih’i rabb edindikleri bilinmektedir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, hahamlarını ve papazlarını nasıl rabb edindiklerini izah ederken hahamların ve papazların onlara haramı helal ve helali haram kıldıklarını ve onların da buna itaat ettiklerini söyler.
Şia da bu konuda aşırı gitmiş ve imamlarına masumiyet sıfatı vermiştir. İmamların masumiyetine inanmayı mezhebin asıllarından saymıştır. El-Kuleyni “El-Kâfi”de, İbni Bâbeveyh El-Kummi “Akâidu’ş-Şia El-İmamiyye”de, Eş-Şeyh El-Müfid “Evâilu’l-Makâlât” ve “Tashihu Akâidi’ş-Şia El-İmamiyye” isimli kitaplarında bunu ispat eder. Şia’nın eski ve yeni imamları, imamların bilerek veya bilmeyerek hata yapmaktan, dalgınlıktan ve unutkanlıktan masum (korunmuş) olduğu inancında birleşmişlerdir. Onlara göre imamlık makamı peygamberlik makamından daha üstündür. (2) Helal ve haram kılmada mutlak özgürlüğe sahiptirler. Şiilerin önde gelen alimlerinden El-Kuleyni Usûlu’l-Kâfi’de Allah’ın Muhammed’i, Ali’yi ve Fatıma’yı yarattığını ve onların bin yıl kaldığını, daha sonra bütün her şeyi yarattığını ve onları bu yaratılışa şahit kıldığını, yaratılan her şeyi onlara itaat ettirdiğini ve idaresini onlara bıraktığını, onların diledikleri şeyleri helal ve diledikleri şeyleri haram kıldıklarını söylemiştir. (3)
Şiilerin imamları hakkında bu şekilde aşırı gitmeleri, imamlarını kainatın idaresi ve düzeninde Allah Subhânehu’ya ortak koşmalarına yol açmıştır. Oysa Allah azze ve celle kainatın idaresinin yalnızca kendine ait olduğunu bildirmektedir: (İşleri düzene koyan Allah’tır.)(4)

Yine Şiilerden bazıları aşırı giderek imamları gaybı bilmede ve her şeyden haberi olmada Allah’a ortak koşmuştur. El-Kuleyni, “El-Kâfi”de, “İmamlar geçmişte olanı ve gelecekte olacağı bilirler, hiçbir şey onlara gizli kalmaz” adıyla bir bölüm açmıştır. (5) Bütün bunlar Allah Teâlâ’nın (O, gaybı bilendir. Kendi gaybını kimseye açmaz. Ancak elçilerinden hoşnut oldukları müstesna.) (6) buyruğuna ters düşmektedir. Biz, Allah’ın kullarına keramet olarak gaybından bazı şeyleri bildirmesini inkar etmiyoruz. Bilakis bunun her hangi bir yaratılmış için temel hak olduğu inancını reddediyoruz.
Bu sapıklıklar her sapık ve deccale kapıları sonuna kadar açmış ve bazı insanların peygamberlik makamının üzerinde bir makama sahip olduklarını ve İslam şeriatını diledikleri gibi değiştirebileceklerini iddia etmelerine neden olmuştur. Oysa hak ehlinin inancına göre peygamberlik özel bir makamdır ve Allah Teâlâ dilediğini o makama seçer. (Allah, meleklerden de insanlardan da elçiler seçer.) (7)
Humeyni, bu aşırı inancı destekleyerek daha da derinleştirmiştir. Bu dinin mutlaka bilinmesi gereken hükümlerini inkardır ve apaçık bir küfürdür. Humeyni’nin imamlar hakkında nasıl aşırı gittiğine, onlara nasıl masumiyet, kainatı idare ve ilahi ilim sıfatları verdiğine ve onları nasıl peygamberlik makamının üzerine çıkardığına bir bakın. Humeyni, “El-Hukumeti’l-İslamiyye” (İslam Devleti) isimli kitabında şöyle diyor: “Şüphesiz imamların övgüye layık bir makamı, yüce bir derecesi ve kainattaki oluşum üzerinde etkileri vardır. Kâinattaki bütün zerreler, onların velâyetine ve yönetimine boyun eğer. Mezhebimizin temel inançlarından biri de, imamların, mukarrab bir meleğin veya gönderilmiş bir peygamberin ulaşamayacağı bir makama sahip oldukları inancıdır. Elimizdeki rivayetler ve hadislere göre, Rasul-ü Azam sallallahu aleyhi ve sellem ve imamlar (Allah’ın selamı onların üzerine olsun), bu dünyaya gelmeden önce nurdular. Allah onları Arş’ının etrafında toplamıştır… Onların şöyle dedikleri nakledilmiştir: Bizim Allah ile öyle hallerimiz var ki, hiçbir mukarrab melek veya gönderilmiş peygamber ona ulaşamaz.” (8)
Humeyni, adı geçen kitabının bir başka yerinde şöyle der: “İmamların öğretileri hiç şüphesiz Kur’an’ın öğretileri gibidir. Belirli bir nesle özel değildir. Bilakis Kıyamet’e kadar her çağda ve her yerde herkes için geçerli, uygulanması ve uyulması farz olan öğretilerdir.” (9) Ayrıca, onlar için (yani imamlar için) unutkanlık ve gaflet düşünemediğini söyler. (10)
Dipnotlar:
(1) 9/et-Tevbe/31
(2) Hayatu’l-Kulûb; El-Meclisi, 3/10
(3) Usûlu’l-Kâfi; sf: 287. Humeyni, Keşfu’l-Esrâr’da bu hadisin sahih olduğunu söyler. ( El-Kafi Şianın en muteber kitabıdır.)
(4) 10/Yunus/3
(5) Usûlu’l-Kâfi; sf: 160. Daha fazla ayrıntı için bkz: “El-Bâbu’l-Hâdiy Aşera” ve “Keşfu’l-Murâd Şerhu Tecridi’l-İ’tikâd”; İbnu’l-Mutahhar Eş-Şii
(6) 72/el-Cin/26-27
(7) 22/el-Hacc/72
(8) El-Hukumetu’l-İslamiyye; sf: 52. Kahire baskısı, 1979. Tahran baskısı: Mektebetu Berzek el-İslamiyye. Diğer başka ayrıntılar için Allâme Ebu’l-Hasen En-Nedvi’nin “Sûretâni Mutedâddetâni” (İki Zıt Tablo) isimli eserine (sf 77 ve sonrası) bakınız.
(9) El-Hukumetu’l-İslamiyye; sf: 122
(10) A.g.e. sf: 91

Prof.Dr Süleyman Ateş ten Zırvalar !


“İnsanın maymundan değil, maymunun insandan türediği de düşünülebilir.»
(İ. Fak. Dergisi C. 20, S. 131)

«İnsanın şu veya bu hayvandan tekâmül etmiş olması onun değerini düşürmez. Çünkü Allah kâinatı tekâmül kanununa göre yaratmıştır.»
«Belki de insan, bugünkü hayvanların hiç birinden değil de doğrudan doğruya çamurdan yaratılan ilkel bir varlıktan evrimleşerek ortaya çıkmıştır. Muhakkak olan nokta insanın bir evrim geçirdiğidir.»
(Kur'ân-ı Kerîme Göre Evrim Teorisi İ. F. Dergisi C. 20 S. 131}

İşte Âdem'e secde eden melekler, irade yeteneğini, akıl gücünü insana boyun eğen tabiat kuvvetleridir. İnsan akıl gücünü kazanınca tabiat kuvvetlerini emri altına almış, onlardan yararlanmasını, onların korkunç etkilerini önlemesini bildirmiştir.
”(İlahiyat Fakültesi Dergisi C. 20, S. 143-144)

Prof. Süleyman Ateş, Banka Faizine Faiz değil diyor! Uygarsal fetvası aynen şöyledir:
“Kur’anda haram olan ribadır yani tefeciliktir. İhtiyaç sahibi bir fakire verdiğin paradan, değerinden fazla almak haram faizdir. Bankalar fakir değil, kâr kuruluşlarıdır. Devlet ise asıl servetin sahibidir. Devlete para yatırmakla yapacağı yatırımlara yardım etmiş olursun. Devlet o paralarla yol yapar, köprü yapar, iş yapar, para kazanır. Buna karşılık bu yatırıma katkısı olanlara bir miktar kâr verir. İşte hazine bonosu budur. Bunun haram olduğu kanısında değilim.”

AÇIKLAMA:
İnsanın nasıl yaratıldığı ve merhaleleri, sonra ona ruh üfürülmesi ve ilimle donatılması, sonra meleklerin -şeytan ve ateşlilerin- ona secde etmemesi, sonra şeytanın düşmanlık ederek onu cennetten çıkartması kıssaları Kur'anda zikredilmiş, ayrıca hadisi şerifler ve izahlarında meseleler net olarak beyan edilmiştir. Memleketimizde diyanet reisliği yapan ateşin, asıl kimliğini ortaya dökmesi hayırlı olmuştur, zira kişileri tanımak için zaman geçmesi ve bazı imkanların verilmesi gerekiyor, fırsatı bulunca değişen kişiler aslında değimiyorlar, bize göre değişmiş gibidirler ama Allah katında zaten öyle idiler de imtihan ile asıl kimlikleri ortaya çıkmış oluyor, tıpkı şeytanın küfrünün ortaya çıkması gibi.

Faiz meselesinde -riba- ayetine tefecilik manası vermiş. Bunca müfessir riba kelimesine bildiğimiz manada faiz -verdiğine mukabil karşılığı olmayan fazlalık- olarak açıklamış, ama bu bey efendi tefeci deyip haksız kazanç elde edenleri faizle itham edip, bankaları hariç tutmuş. Bu zamanda sömürü ve ahlaksızlık artık devlet eliyle ve organizeli olarak yapılmakta, büyük kitleler sömürülmekte ve zulüm devletler eliyle işlenmektedir. Zulmün azı da çoğuda aynıdır. Bir fert yaparsa da zulümdür, devlet veya kurumlar yaparsa da zulümdür haramdır. Faiz, içki piyango, fuhuş ve sair haramları ister fert yapsın ve yaptırsın isterse kurumlar ve devletler, fark etmez hepsi zulümdür ve haramdır.
Bu yasaklığın geldiği zaman müşriklerin kendi aralarında ittifak ettikleri hususlar vardı, bir nevi devletleri -darunnedve- denilen meclisleri vardı. Onların işlerini Kur'an fertlere veya kurumlara diye ayırmadı, mutlak olarak kim yaparsa aynı hükmün altına girdiğini beyan etti. Bizim yağcı kafaların yaldızlı sözleriyle, çeşitli yorumlarıyla asla bir hüküm değiştirilemez, helal harama, haram helale dönüşmez. Ancak hakkında kati nass olmayan şeylerde zaruret hükümleri cari olur ki bu zaruretler de fıkıh kitablarında beyan edilmiştir, herkesin kafasına göre zaruret olmaz.  

Ali Kara

Seyyid Kutup Alim Değildir.. O'nun da üstadı Mason Abduh'du...


Seyyid Kutup Alim Değildir.. O'nun da üstadı Mason Abduh'du... 

SUAL : SeyyidKutub kimdir, bazı eserlerlerde sapık fikirleri ve hatta mezhepsiz olduğu ve idam edilmeden önce bu fikirlerinden tevbe ettiği, lakin eserlerinin insanları zehirlediği belirtiliyor? Bu konuda ayrıntılı bir malumat verir misiniz?

Risalei Nur Talebelerine İbretlik Sorular

Soru: RİSALEİ NUR denen kitaplar kutsal mıdır, değilmidir?

* RİSALEİ NUR denen kitaplar kutsal ise Allah Kur’an’dan sonra bir başka ilahikitap göndermiş olurki bu idda yeni bir din,yeni bir ilahi kitap ve yeni birpeygamber demek değil midir?

* RİSALEİ NUR denen kitaplar kutsal değildir deniyorsa öyleyse; Şualar,Birinci Şua, c. I, s. 833.de geçen
“Resailin Nur dahi ne şarkın malûmatından,ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur'an'ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.” Cümlesinin ne anlama geldiğini düşünüp Said Nursiye göre bu risalelerin arştan inen kitaplar olduğunu öğrenmeleri gerekmez mi?

Soru: Said Nursi bilgi birikimini vefat etmiş Zatlardan, rüyalarından ve vehimlerinden mi edinmiştir?

* Said Nursi bilgi birikimini vefat etmiş Zatlardan, rüyalarından ve vehimlerinden edinmişse Şeriata göre böyle bir bilginin gerçekliği, güvenilirliği ve sahihliği doğrudumudur?

* Said Nursi bilgi birikimini vefat etmiş Zatlardan, rüyalarından ve vehimlerinden değilde Alimlerden edinmişse ( bunlar kim ve eğitimi kaç yıl sürmüştür?) öyleyse; Emirdağ Lahikası, c. II, ‎s. 1 1768. de geçen
“Yeni Said'in hususî üstadı olan İmamı Rabbanî, Gavsı Azam ve İmamı Gazalî, Zeynelâbidîn (R.A.) hususan Cevşenül Kebir münacatını bu iki imamdan ders almışım ve Hazreti Hüseyin ve İmamı Ali'den (Kerremallahü Vechehu) aldığım ders, otuz seneden beri, hususan Cevşenül Kebir'le daima onlara manevî irtibatımda, geçmiş hakikatı ve şimdiki Risale-i Nur'dan bize gelen meşrebi almışım.” sözüyle Said Nursi kendini kutsallaştırma çabalarına mı girmiştir?

Soru: Said Nursi; ne olursa olsun her zaman her şeyi bilen birisi midir?

Said Nursi; ne olursa olsun her zaman her şeyi bilen birisi ise: Her zaman herşeyi bilen sadece Allah değil midir? Böyle bir inanç küfür değilmidir?

* Said Nursi; ne olursa olsun her zaman her şeyi bilen birisi değilse;Bediuzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, c. II, s. 2123-2124 de geçen
“Rüyasında Peygamberimizden ilim istemiş, o da ümmetine soru sormamak şartıyla ona Kur’ân ilminin öğretileceğini müjdelemiş, bu sebeple daha çocukken asrın bilgini olarak tanınmış ve kimseye soru sormamış, ama sorulan bütün sorulara mutlaka cevap vermiştir” cümlesi Said nursinin her zaman her şeyi bildiğini anlatmıyormu?

* Said Nursi’nin ilim hayatını üç ayda tamamladığı, sorulan her soruya,tereddütsüz ve derhal cevap verdiği ve bu özelliğin ona rüyasında Peygamberimiz tarafından verildiği iddiası, isbatı olmayan büyük bir yalan mı yoksa onu kutsallaştırma çabası mıdır?

Soru: Said Nursi Peygamberlik iddasında bulunmuş mudur? Kur’an’da Hz.Muhammed’e açıklanmadığı halde Said Nursi’ye açıklanmış gizli gerçekler var mıdır? RisaleiNur; Kur’an’nın gizli gerçeklerinin arştan inen kesin delili midir?

* Bu sorulara cevabınız evet ise Said Nursi yeni bir Peygamber, Risaleler iseyeni bir ilahi kitap, Kur’an sırlarla dolu açıklanmamış gizli bir kitap,Hz.Muhammed ise Kur’an’ın sırlarından habersiz veya haberi varsa bunları ümmetten saklamış bir Peygamber olur ki böyle bir iddia küfür olmaz mı?

* Bu sorulara cevabınız hayır ise öyleyse; Şualar, Birinci Şua, Yirmidördüncü Ayet ve Ayetler, Üçüncü Nokta, c. I, s. 842. de geçen
“Kur’an’ın gizli hakikatleri Risale-i Nur ile birlikte bize iniyor Tenzil’ül-Kitab cümlesinin sarih bir manası asrı saadette vahiy suretiyle Kitab-ı Mübîn'in nüzulü olduğugibi, manayı işarîsiyle de, her asırda o Kitabı Mübin'in mertebe-i arşiyesindenve mu'cize-i maneviyesinden feyz ve ilham tarîkıyla onun gizli hakikatları ve hakikatlarının bürhanları iniyor, nüzul ediyor...” sözü büyük bir hayal miyoksa Said nursiyi ve Risaleleri kutsallaştırma çabaları mıdır?

Soru: Risale Nurlar; Kuranı tasdik eden,tefsir eden,( varsa) sırlarını açıklaya nilahi bir kitap mıdır? Veya Risale Nurlar; Kur’ân’daki âyetlerin âyetlerimidir?

* Bu soruya cevabınız evet ise Kuranın son ilahi kitap olduğunu red etmiş olmaz mısınız?

* Bu soruya cevabınız hayır ise öyleyse; Şualar, Birinci Şua, Yirmi ikinciAyet ve Ayetler, c. I, s. 841 de geçen
“Resail’in-Nur denilen otuz üç aded Sözve otuz üç aded Mektub ve otuz bir aded Lem'alar, bu zamanda, Kitabı Mübin'deki âyetlerin âyetleridir. Yani, hakaikının alâmetleridir ve hak ve hakikat olduğunun bürhanlarıdır. Ve o âyetlerdeki hakaiki imaniyenin gayet kuvvetli hüccetleridir”. Sözüyle ve yukarda geçen sözleriyle Said Nursi, Allah’ın “Vay okimselere ki, kendi elleriyle kitap yazarlar, sonra “bu Allah katındandır”derler. Hedefleri, onun karşılığında bir şeyler almaktır. Vay o ellerinin yazdığından dolayı onlara! Vay o kazandıklarından dolayı onlara!.” (Bakara2/79) ayetinin muhatabı olmuş olmaz mı?

Soru: Said Nursî; Hz. Ali’ye Sekine adında bir kitap indiğini, geçmiş ve gelecekbütün ilim ve sırların o kitapta olduğunu ve orada Risale-i Nurlara işaretedildiğini iddia etmiş midir?

* Cevabınız evet ise; Said Nursi, Hz. Ali’nin yeni bir Peygamber hatta bütüngaybı bilen ( ki bu sadece Allaha ait bir özelliktir) bir insan olduğunu kabuletmiş olmaz mı? Böyle bir inanç Kur’ana göre küfür değil midir?

* Cevabınız hayır ise ; Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Onsekizinci Lem’a, c. II, s.2079; de geçen :
“Hazreti Cebrail'in, Âlâ Nebiyyina (a.s.m.) huzuru Nebevidegetirip Hz. Ali'ye Sekine namıyla bir sayfada yazılı İsmi Âzam, Hz. Ali'nin(r.a.) kucağına düşmüş. Hz. Ali diyor: "Ben Cebrail'in şahsını yalnızalâim’üs-sema suretinde gördüm. Sesini işittim, sayfayı aldım, bu isimleriiçinde buldum" diyerek bu Ismi Âzamdan bahs ile bazı hadisatı zikirdensonra tahdis-i nimet suretinde diyor ki: "Evveli dünyadan kıyamete kadarulum-u esrar-ı mühimme bize meşhud derecesinde inkişaf etmiş, kim ne isterse sorsun, sözümüze şüphe edenler zelil olur." Sözüyle İslam dininin berraklığı bulandırılıp akıllara şianın sapık ve şirk kokan fikirleri misokulmak isteniyor?

Soru: Risalei Nur kusursuz, eksiksiz, izaha ihtiyacı olmayan ve mükemmel birkitap mıdır?

* Cevabınız evet ise Kur’an dışında kusursuz, tam ve mükemmel bir kitap olabilir mi? Bu iddia insan eliyle yazılmış bir kitap için aşırı gitmek değilmidir?

* Cevabınız hayır ise Barla Lâhikası, Yirmi Yedinci Mektub ve Zeyilleri, c.II, 1415. de geçen
“Mübarek Sözler şübhesiz Kitabı Mübin'in nurlu lemeâtıdır. İçinde izaha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber küll halinde kusursuz ve noksansızdır”. Sözüyle delilsiz bir şekilde risaleler kutsallaştırılmış mıdır?

Soru: Bu devirde; “Urvet-ül vüska”, yani çok sağlam, kopmaz bir zincir ve bir “hablullah” yani Allah’ın ipi olan kitap Kuran mıdır yoksa Risalei Nur mudur?

* Bu soruya cevabınız evet Risaledir diyorsanız Bakara 2/256; Ali İmrân3/103. ayetlerinin hükmü kaldırıldı da bizim mi haberimiz olmadı?

* Cevabınız hayır ise Şualar, On Birinci Şua, Onbirinci Meselenin haşiyesininbir lahikasıdır, c. I, s. 985.de geçen
“Risale-i Nur bu asırda, bu tarihte bir“urvet-ül vüska”dır. Yani çok sağlam, kopmaz bir zincir ve bir “hablullah” yani Allah’ın ipidir.” Sözü insanları Risalelere mahkum edebilmek için söylenmiş birsöz müdür?

Soru: Müslümanların şeriat, dua, ve ibadet kitabı Kuran mıdır, yoksa Risaleler midir?

* Cevabınız Risaleler ise Kuran dışında başka bir ilahi kitap olduğunu iddia etmiş olmaz mısınız?

* Cevabınız hayır ise ; Emirdağ Lahikası I, c. II, s. 1719. de geçen
“Risale-i Nur'un menşur-u hakikatında tam tecelli ettiğinden, hem bir kitab-ışeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet,hem bir kitab-ı emr-ü davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hembir kitab-ı hakikat, hem bir kitab-ı tasavvuf, hem bir kitab-ı mantık, hem birkitab-ı İlmi Kelâm, hem bir kitab-ı İlmi İlahiyat, hem bir kitabı teşvikisan'at, hem bir kitabı belâgat, hem bir kitabı isbat-ı vahdaniyet; muarızlarınabir kitab-ı ilzam ve iskâttır”. Cümlesi Said Nursiye göre Kuran gibi Risalelerinde kutsal olduğunu göstermez mi?

Soru: Risalelerdeki bazı bölümler, Said Nursiye Allah tarafından; haberi olmadan,zorla mı yazdırılmıştır?

* Cevabınız evet ise böyle bir iddiayı hangi akla ve mantığa göre ileri sürmektesiniz?

* Cevabınız hayır ise; Kastamonu Lahikası, Yirmi Yedinci Mektup, c. II, s.1589; ve Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sözler Yayınevi İstanbul 1991, s. 33. de geçen
“Aynen bu ehemmiyetli hikmet içindir ki, bâzı def'a haberim olmadan, ihtiyarım ve rızam olmadığı halde, ince hakaik-ı îmaniye ve kuvvetli hüccetler, müteaddit risalelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ediyordum: Neden bunlar bana unutturulmuş, tekrar yazdırılmış? Sonra kat'î bir surette bildim ki: Herkes buzamanda Risale-i Nura muhtaçtır, fakat umumunu elde edemez; etse de tamokuyamaz; fakat küçük bir Risale-’in-Nur hükmüne geçmiş bir risale-i câmiayıelde edebilir ve ekser vakitlerde muhtaç olduğu mes'eleleri ondan okuyabilir.Ve gıda gibi, her zaman ihtiyaç tekerrür ettiği gibi o da mütalâasını tekrareder.” Sözüyle Said Nursi kendisine Allah tarafından bir şeyler yazdırıldığınıdolayısıyla Allahın seçilmiş kulu olduğunu mu iddiaya çalışmaktadır?

Soru: Bu devirde Müslümanlar Kurana mı yoksa Risalelere mi muhtaçtır? Müslümanların tekrar tekrar okuması gereken kitap Kuran mı yoksa Risaleler mi?

* Cevabınız Risaleler ise Kuranın tarihte kaldığını veya yeteri kadar insanlığın sorunlarına cevap veremediğini iddia etmiş olmaz mısınız?

* Cevabınız Kuran ise ; Kastamonu Lahikası, Yirmi Yedinci Mektup, c. II, s.1589; ve Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sözler Yayınevi İstanbul 1991, s. 33. de geçen
“Sonra kat'î bir surette bildim ki: Herkes bu zamanda Risale-i Nura muhtaçtır, fakat umumunu elde edemez; etse de tam okuyamaz; fakat küçük bir Risale-’in-Nur hükmüne geçmiş bir risale-i câmiayı elde edebilir ve ekser vakitlerde muhtaç olduğu mes'eleleri ondan okuyabilir. Ve gıda gibi, her zaman ihtiyaç tekerrürettiği gibi o da mütalâasını tekrar eder.” Sözleriyle Said Nursi yazdığı kitaplarını kutsallaştırıp Kuranın önüne geçirmeye mi çalışmaktadır veya Kuranla denk mi göstermektedir?

Said Nursi Sahte Mason din adamlarına tabi oldu


Mustafa Kaplan Bey, geçen haftaki bir yazısında “Risale-i Nurlara el atıldığını ve bazı değişiklikler yapıldığını” yazıyor ve haklı olarak sert bir şekilde de tenkit ediyordu.
Sakarya Üniversitesi hocalarından Sayın Dr. Alaaddin Yalçınkayada Cemaleddin Efgani isimli eserinde bu değişikliklerden birine dikkat çekiyor. Alaaddin Bey’in ifadeleri şöyle:

“İttihad-ı İslâm (İslâm birliği) ve Cemaleddin Efgani ile alâkalı, Said Nursi’nin de bazı görüşleri vardır. Said Nursi şöyle demektedir:
“… Ben bu ittihadın efradındanım(bireylerindenim) ve bu ittihadın tezahürüne (meydana gelmesine) teşebbüs edenlerdenim. Yoksa, sebebi iftirak (ayrılık sebebi) olan fırkalardan değilim.Elhasıl: Sultan Selim’e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslâm’daki fikrini kabul ettim. Zira o Kürtleri ikazetti. Onlar da ona biat etti. Şimdiki Kürtler o zamanki Kürtlerdir. Bu meselede seleflerim(benden önce aynı düşüncede olanlar) Cemaleddin Efgani, Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, Ali Süavi, HocaTahsin Efendilerle Kemal Bey (Namık Kemal) ve Sultan Selim’dir.”
(Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, TenvirNeşriyat, 1987, İstanbul, Yedinci Cinayet.)

Alaaddin Yalçınkaya devam ediyor:
“Said Nursi’nin bu konudaki görüşleri, arada küçük olmakla beraber farklı yorumlara sebep olabilecek diğer bir kaynakta şöyle nakledilmektedir:

“İşte ben bu ittihadın efradındanım ve bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa sebeb-i iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim. Elhasıl: Sultan Selim’e biat etmişim, onun ittihad-ı İslâm’daki fikrini kabul ettim. Zira o, vilayat-ı şarkıyeyi ikazetti, onlar da ona biat ettiler. Şimdiki şarklılar, o zamandaki şarklılardır. Bu meselede seleflerim; Şeyh Cemaleddin Efgani, allamelerden Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit âlimlerden Ali Süavi, Hoca Tahsin ve ittihad-ı İslâm’ı hedef tutan Namık Kemal ve Sultan Selim’dir ki…”
(Bediüzzaman Said Nursi, İki Mekteb-iMusibet’in Şehadetnamesi, Risale-i Nur Külliyatı’ndan, Aksi Seda Matbaası,Samsun, 1957, s 14-15)

Fark ortada. Birindeki “Kürt” kelimesidiğerinde “vilayat-ı şarkiye” olmuş. Bu durumda, insan “Yoksa Risale-i Nurlarda benzer şeyler yapıldı mı?” diye düşünmez mi? Demek ki, Mustafa Kaplan Bey feveranında yerden göğe kadar haklı…

Bir kelimenin değiştirilmesine bile bizzat Risale-i Nur’un yazarı şiddetle karşı. Bakın:

Mana daha güzelleşiyor diye Fihrist Risalesi’ne yapılan çok küçük bir ilaveye itiraz eden Said Nursi, şiddetli bir tokat aşkettikten sonra, “Titremeliydiniz. Ben dahi (Risale-i Nur’a) kalem karıştıramıyorum. Siz nasıl kalem karıştırırsınız!” demiştir. (ittihad.com.trsitesindeki 14 sahifelik metnin 6. sahifesi. Aynı cümle Sikke-i Tasdik-iGaybi’de de mevcut.)

1996 veya 97’de Aksaray Akgün Otel’de Risale-i Nur toplantısı yapılmıştı. Galiba Filistin’den gelen hatipdi; konuşması içinde “Said Nursi, üstadlarım Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh, Ali Süavi diyor” dedi. Konuşmaları anında tercüme eden Suat Yıldırım Hoca, hatibin bu cümlesini tercüme etmedi.Arkasından, Suriyeli Ramazan el Buti konuştu. İşe bakın ki, bir önceki hatibin söylediğini o da söylemesin mi… Suat Hocamız, Buti’nin o cümlesini de es geçti.Bendeniz, tercümede bazı yerleri niçin atladığını yazıp kâğıdı masaya bıraktım.Suat Hocamız cevap vermek mecburiyetinde kaldı ve “Efendim biz polemik olmasını istemiyoruz” dedi. Hoca kendine göre bu iki ismi yani Abduh ve Cemaleddin Afgani’yi Said Nursi’nin üstadıolarak göstermek istemiyordu. İyi de, Said Nursi kendisi bu isimleri vermekten çekinmemişse bize ne oluyor!..
Sizin anlayacağınız değerli okuyucular, böyle şeylere şahit oldukça, Mustafa Bey’e bir defa daha ‘haklısın’ demekten kendimizi alıkoyamıyoruz.
16 Mart 2006 Perşembe
(Ali Eren, Vakit)

19 Şubat 2012 Pazar

Ehli Sünnet Alim'lerinin İbni Teymiyye Hakkında Görüşleri




İbni Teymiyye; Hanbeli fıkıh ve hadis âlimi iken mezhepsiz oldu. Ehl-i sünnete uymayan yazılarından dolayı Mısır’da iki defa hapsedildi. 1263 senesinde Harran’da doğup, 1328 de Şam’da kalede hapiste iken vefat etti.

İbni Teymiye, Ehl-i sünnet âlimlerinin büyüklüğünü anlamamış, tasavvufu inkâretmiş,

Ehl-i sünnetten ayrılmıştır. Kitapları, kendilerine Selefiyyeci diyen mezhepsizlere kaynak olmaktadır. Mezhepsizler, onu övmekte, İslam müceddidlerinin piri demektedirler. İbni Teymiye’nin şaki ve dalalette olduğu Seyf-ül-Cebbarve farisi Tâlim-üs-sübyanda da yazılıdır. 


Camiul-ezherdeki hanefi âlimlerinden Muhammed Bahitin (Tathir-ül-füadmin-denisil itikad) kitabı, (Et-tevessüli bin-Nebi ve bis-Salihin),(Şevahid-ül-hak), (Cevahir-ül-bihar), (Seyf-ül-Cebbar) ve (Tâlim-üs-sübyan) kitapları, İbni Teymiye’nin dalalete düştüğünü vesikalarla ispat etmektedir.

İbni Battuta, ibni Hacer-i Mekki, imam-ı Sübki,kendi oğlu Abdulvehhab, izzeddin bin Cema'a, Ebu Hayyan Zahiri, Zahid-ülKevseri, Yusuf-i Nebhani, imam-ı Şarani, Ahmed bin Seyyid Zeyni Dahlan,Şeyh-ül-İslam Mustafa Sabri Efendi gibi nice âlimler İbni Teymiye’ye reddiyeler yazmışlar, dalalet ve küfürlerini açıklamışlardır. Üstad Necip Fazıl da, (14.asrın irşad kutbu seyyid Abdülhakim Arvasi, “İbni Teymiye dini içinden zedeleyen mülhiddir” buyurdu) diyor.
Dal ve mudil olduğu, Savi tefsiri 107. sayfasında da yazılıdır.

İslam Alimleri buyuruyor ki:

-Allahü teâlânın, sapıtmasına ilmini sebep ettiği kimsedir. [İbni Hacer-i Mekki - Fetava-yı hadisiyye]


-İbni Teymiye öyle bir kimsedir ki, bozuk sözlerine ve çürük vesikalarına,büyük âlimler cevap vermişler ve düşüncelerinin çirkinliğini ortaya koymuşlardır. [Şam, Mısır ve Kudüs’de kadılık yapmış olan şafii fıkıh ve hadisâlimlerinden Muhammed] İzzibni Cemaa, onun için, Allahü teâlânın dalalete sürüklediği, azdırdığı ve zillet gömleği giydirdiği kimsedir. İslam âlimlerine ve bilhassa Hulefa-i raşidine karşı ahmakça itirazlarda bulunmuştur demiştir. 

[İbni Hacer-i Mekki - El-cevher-ül-munzam]

-İbni Teymiye’nin sözlerinin kıymeti yoktur. O, dalalettedir ve Müslümanları dalalete sürüklemektedir. Müslümanların icmasından ayrılmış, bid’at yolunu tutmuştur. İslam âlimleri, onun dalalette [sapık] olduğunu, sözbirliği ilebildirdi. Kutbüd-Berdiri, Şerhi Muhtasarda, bunu uzun yazmaktadır. 

[Tahir Muhammed Süleyman, Zahiretül-fıkhil-kübra]

-Kitab-ül Arş onun en çirkin kitaplarındandır. Ona Şeyh-ül-İslam diyenin kâfir olacağını söyleyen âlimler vardır. 

[İmam-ı Sübki] (Nebras haşiyesinde bildiriliyor.) 

-İbni Teymiye’ye uyanın malı ve canı helaldir. 

[Miratül-cenan, Nebrashaşiyesi]

-İbni Teymiye, Kitab-ül Arş isimli eserinde, “Allah Arş'ın üzerinde oturur, kendisi ile beraber oturması için Resulullaha da yer bırakır” diyor.Essırat-ul-müstekim kitabında da, ibni Abbas gibi büyük sahabilere kâfir demiştir. 

(Keşfüzzunun)

-El-ubudiyyet kitabında ise, Allahü teâlânın ismini zikretmenin bid’at vedalalet olduğunu bildirmekte ve tasavvuf âlimlerine çirkin iftiralar yapmaktadır. 


-"Arş kadimdir" diyor. 

(Akaid-i Adudiyye şerhi) 

-Şam camiinin minberinden inerken “Allah gökten yere, benim indiğim gibi iner”dedi. 

[İbni Battuta-Tuhfetünnüzzar tarihi]

-Abduh’un yetiştirdiklerinden olup, onun yolunda giden Abdürrazık paşa bilediyor ki:  

Vehhabilik, bir bakımdan ibni Teymiye’ye bağlı olduğu gibi, son asrın müceddidi denilen Abduh’daki dinde reform fikirleri de, ibni Teymiye’ye bağlıdır.

-"Kaza namazı kılmak lazım değildir" derdi. Halbuki dört mezhepte de farzdır.


-Cehennem azabı sonsuz olmadığını söylerdi. Kâfirlerin Cehennemde sonsuz kalacaklarına dair bir çok âyet-i kerime vardır.

(Bekara 81, Ahzab 65, Fussilet28, Zuhruf 74)

-"Ömer çok yanılmıştır" diyerek, imam-ı Ahmed’in bildirdiği (Allahü teâlâ, doğrusözü, Ömer’in dili üzerine koymuştur. hadis-i şerifine karşı gelmiştir. Eshab-ı kiramın çoğu, ictihad ile anlaşılacak işlerde yanılmış olsa da, onların yanılmaları, ictihadi mesele idi. İctihadda müctehidin yanıldığı bilinemez.Çünkü ictihad ictihad ile nakzedilmez. Bunun için, müctehid olan o büyükler tenkit edilemez. Dört mezhebin ictihadları farklı olduğu halde, benimki doğru diyerek biri ötekini tenkit etmemiştir.

-Sadreddin-i Konevi, İbni Arabi hazretleri gibi tasavvuf büyüklerine de saldırmıştır. “Gazali’nin kitapları uydurma hadis ile dolu” derdi. (Hadika)

-İmam-ı Şarani hazretleri buyuruyor ki: 

İbni Teymiye, tasavvufu inkâr eder, evliyaya, ariflere dil uzatırdı.Kitaplarını okumaktan, yırtıcı hayvandan kaçar gibi kaçmalıdır.
 [Tabakat-ül-kübra]

-İmam-ı Süyuti hazretleri buyuruyor ki: 

İbni Teymiye kibirliydi. Kendini beğenirdi. Herkesten üstün görünmek,karşısındakini küçümsemek, büyüklerle alay etmek âdeti idi.
 [Kam-ul Muarıd]

-Muhammed Ali Bey; Hitat-uş-Şam kitabında diyor ki:  

İbni Teymiye’nin hedefi, Luther adındaki papazın hedefine benzer. Fakat, Hıristiyanlığın reformcusu muvaffak oldu. İslamınki olamadı.

-İbni Hacer-i Askalani hazretleri buyuruyor ki:  

İbni Teymiye; “Kabri Nebeviyi ziyaret için sefere çıkmak haramdır. [Hz.] Ali iman ettiği zaman çocuk olduğu için Müslümanlığı sahih olmadı. [Hz.] Osman malıçok severdi” diyerek eshab-ı kiramın büyüklerine dil uzattı. 
[Ed-Dürer-ül-Kamine]

-İbni Hacer-i Mekki hazretleri buyuruyor ki: 

İbni Teymiye, Peygamberlerin masumiyetini (günahtan korunmuş olduklarını) reddetmiştir. Halbuki, masumiyet Peygamberlerin sıfatlarındandır.

-Başta Peygamber efendimizin kabri şerifleri olmak üzere eshab-ı kiramın,velilerin, âlimlerin ve salih Müslümanların kabirlerinin ziyaret edilmesine karşı çıkmış, bunları şefaate vesile kılmayı da haram saymıştır.

[Fetava-i Hadisiyye]

İbni Teymiye’nin selefiye yolunu savunan bütün mezhepsizler, kendilerini birer müctehid zannettikleri için, mezhep hükümleri onlar için muteber değildir,Kitap ve Sünnetten anladıklarına tâbi olurlar. Kendilerine selefiyiz diyen bugünkü mezhepsizler, kraldan çok kralcı olup, İbni Teymiye mukallit halk için müevvel din ile [mezhep imamlarının hükümleriyle] amel etmeyi caiz görürken, onlar cahillerin de, mezhep hükümleriyle amel etmesini caiz görmezler, herkesi Kitap ve Sünnete el atmaya iterler.
 İbni Teymiyye'nin Sapkın İnançları

İbni Teymiyye'nin Sapkın İnançları



بسم الله الرحمن الرحيم
İbni Teymiye'ye Reddiye
Allâh-u Teâlâ “Et-Tevbeh” suresinin 122. ayetinde şöyle buyuruyor:
فلولا نفر من كل فرقة منهم طائفة ليتفقهوا في الدين ولينذروا قومهم إذا رجعوا

Anlamı : “Mü’minlerin her kesimden bir gurup, din ilminde geniş bilgi alıp kavimleri döndüklerinde onları ikaz ederler.”

Bu ayetten anlaşıldığı gibi mü’minlerden bir gruba dini konularda geniş bilgi almaları ve insanları uyarmaları konusunda emir verilmektedir. Peygamber Efendimizin ümmetinden olan birçok zat vardır ki; âlim, müfessir, muhaddis, fakih, hafız, lügatçi, tarihçi...