29 Nisan 2012 Pazar

Diyalog ve Hubbu fillâh-buğdu fillâh


Vatikan’ın en çok korktuğu, Hıristiyanlaştırmada en büyük engel gördüğü, İslamiyetin, “hubbu fillah-buğdu fillah” emridir. Yani, Allah dostlarını Allah için sevmek, Allahın düşmanlarını, (dinimize göre, Müslüman olmayan herkes Allah düşmanıdır) Yahudileri, Hıristiyanları sevmemektir. Hubbu fillah, buğdu fillâh, imanın esasıdır. İmanın altı şartının geçerli olup olmaması bu esasa bağlıdır.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
“İmanın en sağlam temeli ve en kuvvetli alameti, hubb-i fillah, buğd-ı fillahtır.” (Ebu Davüd)

“İmanın temeli Mümini sevmek ve kâfiri sevmemektir.” (İmamı Ahmed)

“İmanın efdali Allah için sevgi, Allah için buğzdur.” (Taberânî)

Yine Resulullah buyurdu ki:

“Cebrail aleyhisselam gibi ibâdet etseniz, müminleri, Allah için sevmedikçe ve kâfirleri Allah için kötü bilmedikçe, hiç bir ibâdetiniz, hayrat ve hasenatınız kabul olmaz!”
"Benim için ne yaptın?"


Allahü teâlâ, Hz. Musa’ya sordu:

- Ya Musa, benim için ne işledin?

- Ya Rabbi, senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekât verdim, zikrettim.

- Ya Musa, kıldığın namazlar, seni Cennete kavuşturacak yoldur, kulluk vazifendir. Oruçların, seni Cehennemden korur. Verdiğin zekâtlar, kıyamette, sana gölgelik olur. Zikirlerin de, o günün karanlığında, sana ışıktır. Bunların faydası sanadır. Benim için ne yaptın?

- Ya Rabbi, senin için olan ameli bana bildir.

- Dostlarımı benim için sevdin mi, düşmanlarıma benim için düşmanlık ettin mi?

Musa aleyhisselam, Allahü teâlâ’yı sevmenin onun için olan en kıymetli amelin, Hubb-i fillah ve Buğd-ı fillah olduğunu anladı. (İmam-ı Gazali)

Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:

“Ey iman edenler, Yahudileri de, Hıristiyanları da dost edinmeyin! Onlar, (İslâma olan düşmanlıklarında) birbirinin dostudur. Onları dost edinen de onlardan olur. Allahü teâlâ, (kâfirleri dost edinip, kendine) zulmedenlere hidayet etmez.” (Maide 51)

“Müminler, müminleri bırakıp da, kâfirleri dost edinmesinler! Onları dost edinenler, Allah’ın dostluğunu bırakmış olurlar.” (Ali İmran 28)

“Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, babaları veya oğulları veya kardeşleri ya da akrabaları olsa bile Allah'a ve Resûlüne düşman olanları sevmezler.” (Mücadele-22)

Hadis-i şerifte de buyuruldu ki: “Bir kavmi sevip de onlarla dostluk kuran, kıyamette onlarla haşrolur” (Taberânî)

Vatikan, bu inanç yıkılmadıkça, Müslümanların Hıristiyan olmayacağını bildiği için, “Diyalog” vasıtasıyla bu inancı yıkmak istiyor.   

Hubbu fillah nedir?


İslam âlimlerinin en büyüklerinden Seyfeddin-i Faruki “kuddise sirruh” hazretlerine, bir gün bazı tanıdıkları;
- Hubbu fillah ve buğdu fillah nedir efendim? diye sordular.

Cevabında;
- Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde sevgili Peygamberine, kâfirleri ve münafıkları sevmemeyi, çalışıp, onlardan üstün olmayı emrediyor, buyurdu.

Ve izah etti:
- Çünkü Allahü teâlânın ve Peygamberinin düşmanlarından kalbin uzak olmadıkça O ve Resulü sevilmiş olmaz ve seviyorum demek doğru olmaz.

Ve daha açıkladı:
- Bir kimse, imanım var dese, fakat söylediğimiz gibi küfürden uzak durmasa, yani hiç olmazsa kalbinden soğukluk duymasa, hem Müslümanlığa, hem de dinsizliğe inanmış, iki dinli olmuş olur ki, bunlara (Mürted) denir.

Ve sordu onlara:
- İbrahim aleyhisselamın, bütün insanlar arasında, ikinciliği kazanması ve Peygamberler babası olmakla şereflenmesinin sebebi neydi, biliyor musunuz?

Merak ettiler:
- Neydi efendim?
- Allahü teâlânın düşmanlarından uzaklaşması idi.

Nitekim kâfirlere; (Bizden sevgi beklemeyiniz! Çünkü siz, Allahü teâlâdan başkalarına tapıyorsunuz. O taptıklarınızı da sevmiyoruz. Sizin uydurma dininize inanmıyoruz. Bu ayrılık, aramızda düşmanlığa sebep oldu. Siz, Allahü teâlânın, bir olduğuna inanmadıkca ve emirlerini kabul etmedikce bu ayrılık, kalbimizden silinmeyecek, her şekilde kendini gösterecektir) demişti.

Feyze kavuşmak için
Bir gün de;
- Büyüklerin feyzine kavuşmak neye bağlıdır efendim? diye sordular.

Cevabında;
- Mütevazı olmaya bağlıdır, buyurdu. Kim toprak gibi mütevazı olursa, her nimete kavuşur. Biraz büyüklenirse, her nimetten mahrum kalır.

Sordular:
- Hikmeti nedir efendim?
- Çünkü gül, yükseklerde değil, alçak ovalarda yetişir, buyurdu. Hayat kaynağı olan su da, yüksek dağlardan aşağıya doğru akar. Büyüklerin feyz ve bereketine kavuşmak da, toprak gibi mütevazı olmaya bağlıdır işte.
gonulsultanlari.com

27 Mart 2012 Salı

Bid’at ve bid’at ehli olanlar

 

Sual: Bid’at kaç türlüdür?

CEVAP
Resulullah efendimizin ve Onun dört halifesinin zamanlarında dinde olmayan bir inanışı, bir işi, bir sözü ortaya çıkarmak ve böyle bir bozukluğu yaymak ve bundan sevap beklemek yasak edilen bid'at olur. Bid'at üç türlüdür: 

1- İslamiyet’in küfür alameti dediği şeyleri zaruret olmadan kullanmak, en kötü bid'attir.

2- Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uymayan inanışlar da kötü bid'attir.

3- İbadet olarak yapılan yenilikler, reformlar, amelde bid'at olup büyük günahtır. (c.2, m.19)

İbadetlerde böyle değişiklik yapanlara da bid'at ehli denir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Her bid'at sapıklıktır.) [Müslim]

(Bir bid'at çıkaranın namazı, orucu, haccı, umresi, cihadı, tevbesi, farzı, nafilesi ve hiçbir iyiliği kabul olmaz, hamurdan [yağdan] kıl çıkar gibi, dinden çıkması kolay olur.) [İbni Mace]

(Allahü teâlâ, bid'at ehlinin ne duasını ne zekatını ne haccını, ne namazını, ne de sadakasını kabul eder, yağdan kıl çıkar gibi dinden çıkar.) [Deylemi]

(Bid'at ehli, bid'atini Allah rızası için terk etmedikçe, hiçbir ameli kabul olmaz.) [Deylemi, İbni Neccar, Ebu Nasr, İbni Ebi Asım]

(Bid'at ehlinin tevbesi, bid'ati bırakana kadar kabul olmaz.) [Taberani] (Tevbesi kabul olmaz demek, bid'at ehli, bid'atinden sevap beklediği, iyi bir iş yaptığını sandığı için tevbe etmeyi düşünmez. Bu bid'atten vazgeçmediği için de ibadeti kabul olmaz.)

(Bid'at ehlinin hiç birisi Sırattan geçemez, Cehenneme düşer.) [İbni Asakir]

(Bid’at çıkarıp, onunla amel edenlere lanet olsun.) [Dare Kutni]

(Bid’at çıkarana da, onu himaye edene de lanet olsun.) [Buhari]

(Bid'at ehlini beğenmeyenin kalbi, iman ile dolar.) [Gunye]

(Bir zaman gelir, sünnetim unutulur, bid'atler çıkar. Sünnete uyanlar garip olur, yalnız kalır. Bid'atlere uyan ise, kendilerine çok yardımcı bulur.) [Şir’a]

(Amellerin en hayırlısı farzlar, en kötüsü de bid'atlerdir.) [Beyheki]

(Bid’at ehli, yaratıkların en kötüsüdür.) [Ebu Nuaym]

(Bid'at ehline sert davran! Allahü teâlâ, onlara düşmandır.) [İbni Asakir]

(Ümmetim gruplaşacak, bid'atlere bulaşacak, tıpkı kuduzun ısırıp da, kuduranda hiçbir yer kalmayıp her tarafını sardığı gibi, bu bid'at de onların her hallerine bulaşacaktır.) [Ebu Davud]

(Ümmetim 73 fırkaya ayrılır, [bid’at ehli olan] 72’si Cehenneme gider. Yalnız bir fırka kurtulur. Cehennemden kurtulan fırka, benim ve Eshabımın gittiği yolda gidenlerdir.) [Tirmizi] (Bu fırkanın ise, Ehl-i sünnet vel-cemaat olduğu icma ile bildirildi.) [Mekt. Rabbani, Hadika]

Ahmed bin Muhammed Tahtavi hazretleri buyuruyor ki:
Fırka-i naciyye, bugün dört mezhepte toplanmıştır. Bu zamanda bu dört hak mezhepten birine uymayan, bid'at ehlidir. (Tahtavi)

(Bid'atler yayıldığı zaman ilmi olanlar bunu açıklasın. Eğer açıklamayıp ilmini gizlerse, Allah’ın indirdiği Kur’anı gizlemiş olur.) [İbni Asakir]

(Bid'atler çıkınca âlim ilmini açığa çıkarsın! İlmini açıklamayana lanet olsun!) [Deylemi]

İmam-ı Malik hazretleri, (Bid'at ehlinin şahitliği kabul olmaz) buyurdu. O halde bid’atlerden çok sakınmalıdır.

Bidat ehli cennete girecek mi?

Sual: Bidat ehli Müslüman, doğrudan cennete giremez mi?

CEVAP
Bidat ehli, imanındaki bozukluk sebebiyle mutlaka Cehenneme girecektir. Affedilmeleri mümkün değildir, yani affedilmeyecekleri bildirilmiştir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ümmetim 73 fırkaya ayrılır, 72’si cehenneme gider, yalnız bir fırkası kurtulur. Bu fırka, benim ve Eshabımın yolunda gidenlerdir.) [Tirmizi]

Bid’at ehli, iman ile ölürse sonunda elbette cennete gider; fakat bu zamanda, Ehl-i sünnet itikadında olmayanın küfre düşmemesi, imanla ölmesi imkânsız denecek kadar zordur. Çeşitli haramları işlemekten çekinmeyen Ehl-i sünnet itikadındaki kimsenin de bid’at ehli gibi küfre düşmesi çok kolay olur. Namaz kılmayan, içki içen bir kimsenin, küfre düşmesi an meselesidir; çünkü onda dini kaygı kalmamıştır. Rahatça küfre düşürücü söz ve harekette bulunabilir. Namaz kılmadığı, içki içtiği için değil, bu günahları hafife aldığı ve bu da onu küfre düşürebileceği için, Cehennemlik olabilir.

Bir kimse, icma ile ve zaruri olarak bildirilmemiş olan inanılacak şeylerde, manası açıkça anlaşılamayan nasslara [âyet-i kerime ve hadis-i şeriflere] yanlış mana verirse buna bid’at ehli denir; fakat dinde inanması zaruri lazım olan şeylere inanmayan, yani her Müslümanın işittiği, bildiği şeyleri, tevilini bilmeden reddeden küfre girer.

dinimizislam.com

Ağaç hiç ağlarmı?

Bişnev tu zî ney çehâ çehâ migûyed
Esrâr-ı nühüft-ü Kibriya migûyed
Rûh zerd ü derûn tehî vü ser dâdebedâd
Bî nutk u zebân Hudâ Hudâ mîgûyed

Dinle şu neyi. Bak neler neler söylüyor
O, yüceler yücesinin sırlarını anlatıyor.
Yüzü sarı, içi boş, başını havaya vermiş de
Dilsiz dudaksız, Hüdâ Hüdâ diyor.

Bir kamış parçasından "Hüdâ" sesini duyabilmek. Hz. Mevlânâ bir başka yerde kudümü tarif ederken, Bakır bir tas, bunun üzerine kuru bir deri gerilmiş, kuru iki değnekle vuruluyor. Öyleyse bu Allah sada'sı nerden geliyor? diyor. Bakırdan, deriden ve değnekten Allah sada'sını duyabilmek. İşte kendi varlığından geçip Hakk ile Hakk olan bu nimete eren kullar için Hakk sada'sı, her zerreden dudaksız ve kulaksız olarak işitilebilir. Ve bu işitme sadece insanlar için de değildir.

Fehm kerde ân nidâ bi gûş u leb
Fehm kerde ân nidâ râ çûb u seng

O nidâ'yı kulaksız ve dudaksız olarak ağaç da anlar, taş da.
Her zerreden gelen Allah sadâ'sını ağaçlar, taşlar nasıl anlar? diye soracak olanlara yine Hz. Mevlânâ cevap veriyor:
      
Zançi goftem men zî fehm-i seng û çûb
Der beyâneş kıssa-i hoş dâr-ı hûb
veya
Zançi goftem âgehî-i çûb u seng
Der beyâneş kıssa bişnev bî dereng

Taşın ve çubuğun yani kuru dallarında anlayış sahibi olduğunu söylemiştim ya, bunun izahı için anlatacağım kıssayı can kulağı ile dinle ve ezberle.  Dedikten sonra şu kıssayı anlatmaya başlıyor Mesnevî-i Şerif.

Üstün-ü hannâne ez hecr-i Rasûl
Nâle mized hemçu erbâb-ı ukûl
İnleyen sütun -direk- Resulün ayrılığı ile akıl sahipleri gibi -yani insanlar gibi- ağladı, inledi.

Der meyân-ı meclis-i vâ'z ân çûn ân
Keyvez âgehgeşt hem pir u cevân
Vaaz meclisinin ortasında öyle bir inledi ki o iniltiyi orada bulunanların, ihtiyarından gencine, hepsi duydu.

Goft Peyâmber çi hâhî ey sütün
Goft, cânem ez fîrâkat geşt hûn

Peygamber (S.A.V.) sordular: Ey direk niçin inliyorsun? Ne istiyorsun?
Direk dedi ki: Senin ayrılığından dolayı canım öyle bir yandı ki içim kan doldu.
   
Mesnedet men budem ez men tahtî
Ber ser-i minberu mesned sahtî

Direk diyordu ki: Ben senin dayanağındım, bana dayanıyordun. Beni bıraktın da yeni bir dayanak yaptın ve ona dayanıyorsun. Yani işte bu ayrılıktan dolayı inliyorum.

Aziz dostlar, Hz. Mevlânâ burada bir tarihî olayı aktarıyor. İzninizle o olayı hatırlatayım. Resulullah Aleyhisselâtu Vesselam, Medine'ye hicret buyurduktan sonra Hâlid bin Zeyd Ebâ Eyyûb el-Ensârî yani Eyüb Sultan Hazretlerinin (R.A.) evinde misafir olarak ikamete başladılar. Hicretin yedinci ayında Eyüb Sultan Hazretlerinin evinin batı istikametinde boş bir arazi vardı, bu boş arsa Sehl ve Sehîl isminde iki yetim kardeşe aitti. Efendimiz (S.A.V.) orada bir mescid ve kendisi için de bir hücre - odacık yapılmasını arzu buyurunca o iki kardeş bu arsayı bağışlamak istediler ise de Efendimiz (S.A.V.) yetim hakkı yememek örneği göstermiş olmak için, o arsayı para ile satın aldı. Paranın da alındığı kaynak Hz. Ebubekir (R.A.)idi. Arz ettiğim gibi Hicretin yedinci ayında o arsa üzerinde inşaata başlandı. Taş temeller üzerine kerpiç duvarlar örülerek inşaat bitirildi ve üzeri hurma dalları ile kapatıldı. Bu ilk Mescidde mihrab ve minber yoktu. Tavanı tutmaya yarayan sekiz adet direk vardı. Bu direklerin, daha sonra o direkler isimlendirilmiştir, bir tanesine tövbe direği veya Ebû Lubâbe direği, bir tanesine de Şerir Direği denir idi.

Resulullah (S.A.V.) en çok tövbe direğine yakın bir mahalde namazı kılar ve kıldırırlardı. Daha sonraki inşaatlarda o yer tesbit edilmiş olduğundan ilk mihrab sonra oraya yapıldı. Yani Halife Velid bin Abdülmelik zamanında, daha sonra halife olacak olan Ömer ibn-i Abdülaziz'in valiliği sırasında o yer mihrap olarak tespit edildi ve mescidin genişleme inşaatı yapıldı. İşte ilk mihrap o zaman yapılmıştı. Gerçi Hz. Osman (R.A.)'ın hilâfeti zamanında da bir mihrap yapıldığı rivayeti var ise de çok kuvvetli bir rivayet değildir. İlk minber ise bizzat Resul-ü Ekrem Efendimizin (S.A.V.) emirleriyle yaptırılmıştır, işte Mesnevî-i Şerifte anlatılan olay, bu minber ile ilgili.

Hz. Peygamberimiz (S.A.V.), Mescid-i Şerifte Cuma Hutbesi gibi, vaaz gibi sebeplerle konuşacağı zaman ayağa kalkar, mübarek yüzünü ashabına döner ve öyle konuşurdu. Bu mescidin tavanını tutmaya yarayan direklerin dibinde konuşulmaya müsait bir yer yoktu. Onun için Efendimiz (S.A.V.), hiçbir yere dayanmadan, kıble duvarına yakın bir yerde bütün cemaati görebileceği ve cemaatin de onu görebileceği bir yerde durur ve konuşmalarını ayakta, bir yere dayanmadan o tarzda yapardı. Resulullah Aleyhisselâm, peygamberâne nezaketinden ve inceliğinden dolayı hiç kimseye arkasını dönmediğinden, bu konuşmaları yapma sırasında duvara da dayanamadığından -yer müsait değildi çünkü- ayakta durarak konuşması zat-ı seniyyelerini üzeceği endişesi ile ashabtan bazı zevat, kendilerine bir dinlenme yeri temin etmek için Şerir Sütunu diye anılan sütunun yakınına bir hurma direği, daha doğrusu bir hurma kütüğü koydular ve Efendimiz (S.A.V.) konuşurken hiç olmazsa sırtını bu kütüğe dayasın da biraz daha az yorulsun diye düşündüler ve bunu kabul etmesi için kendilerine niyaz ettiler. Yüksek ahlâkı gereği hiçbir rica ve talebi geri çevirmeyen Resul-ü Kibriya, okuyacağı hutbe ve vaazları bundan sonra bu hurma kütüğüne yaslanarak okumaya başladı. Bu hâl beş sene kadar sürdü. Hicretin sekizinci yılı sonlarında Müslümanların çoğalmış olması, cemaatin kalabalıklaşmış olması sebebiyle cemaatin arka tarafında kalanlar Efendimizin (S.A.V.) o güzel yüzünü iyice göremez oldular. Ve tekrar ricacı olarak dediler ki: Ya Resulullah, size bir minber yaptıralım müsaade buyurursanız, bir kürsü yaptıralım oraya çıkın da, arkada kalanlar da cemalinizi görsünler. Efendimiz, tabi bu ricayı da kabul buyurdu. Saîdeoğulları kabilesinden Said bin As'ın kölesi Bakum, çok iyi bir marangozdu. Bu marangoz üç ayaklı, üç basamaklı ve sırt dayamaya mahsus yeri olan bir kürsü yaptı. Bu ahşap kürsüden Efendimiz (S.A.V.) vaaz etmeye ve hutbelerini okumaya başladı. İşte, Efendimiz (S.A.V.) ilk defa bu kürsüye çıktığında, yani hurma kütüğünden ayrıldığında, biraz evvel Mesnevi lisanından arzetmeye çalıştığım hâdise meydana geldi. O hurma kütüğü herkesin duyabileceği bir şekilde yüksek sesle ağlamaya, inlemeye başladı. Merhamet, şefkat, mürüvvet kaynağı olan Resul-ü Ekrem (S.A.V.) hemen minberden indi ve o ayrılık acısı ile inleyen hurma kütüğüne sarıldı, onu kucakladı, teselli etti. Ashab-ı Kiram'ın ileri gelenlerinden Câbir bin Abdullah Hazretleri bu hâdiseyi anlatırlarken "Efendimiz hurma direğini kucakladığında direk, tıpkı ağlayıp ağlayıp da anasının kucağına çıktığı zaman susan, ama eski ağlamasının tesiriyle nefesi hıçkırıklı olan bir bebek gibi hıçkırıyordu." buyuruyor. Bu hâdise Enes bin Mâlik, Abdullah ibn-i Abbas, Ebu Saidi-l Hudri, Abdullah ibn-i Ömer gibi ashabın büyükleri tarafından da hep anlatılmıştır. Tabiînin ulularından ve tasavvufun önderlerinden Hasan-ı Basrî Hazretleri (K.S.)de bu hâdiseyi sık sık anar ve Yazıklar olsun bize ki Resulullah ( S.A. V) muhabbetinde bir kütük kadar olamadık, diye ağlardı. O, Hasan-ı Basrî böyle söylerse biz ne söyleyelim?

İsterseniz biz hâdiseye dönelim. Efendim, o ahşap minber çeşitli tarihlerde yedi defa tamir edildi, yenilendi. Nihayet Hicretin 578. yılında tamir kabul etmez derecede çürüdü ve yıkıldı. Kalıntısından teberrüken sakal tarakları yapıldı ve dağıtıldı. Daha sonra Mescid-i Saadet'e çeşitli minberler yapıldı. Fakat bugünkü mermer oymalı güzel, zarif minber Sultan III. Murad Hanın, Mescid-i Nebevi'ye hediyesidir; projesi, çizimi de Mimar Koca Sinan'a aittir. Peki, o hurma kütüğü ne oldu? Biz tekrar Mesnevî-i Şerife kulak verelim.

Goft hâhî ki turâ nahl-i konend
Meşrik u garbi zî tû mîbe çinend
Yâ daran âlem hâkat servi koned
Tâ Ter u tâze bîmânî tâ ebed

Resulullah Aleyhisselâtu Vesselam direği kucaklayarak teselli edip susturduktan sonra sordu: Sen bu kurumuş hâlinden yeniden yemiş, meyve verecek hâle dönmek ve yemişinden doğudakilerin de batıdakilerin de yemelerini mi istersin, yoksa öteki âlemde bir cennet selvisi olarak sonsuza kadar hep terü taze kalmak mı istersin?

Goft ân hâhem ki dâim şod bekâş
Bişnev ey gâfıl kem ez çûbi mebâş

Direk dedi ki : Dâima bakî olanı isterim. Yani yeniden canlanmayı değil, âhirette canlanmayı isterim. Ve Hz. Mevlânâ burada bir öğüt veriyor : Bişnev ey gafil Ey gafil kişi dinle, dinle de bir kütükten daha değersiz olma. Yani, ebedî nimetleri elinden kaçıracak kabahatler yapma.

Ân sütün râ defn kerd ender zemîn
Tâ çi merdûn haşr kerdet yevm-u dîn

Ve Resul-ü Kibriya, Din Günü'nde -yani kıyamette- insanlar gibi dirilsin ve ebedî hayatı yaşasın diye o ağacı gömdürdü. Hem nereye gömüldü o ağaç, bilir misiniz aziz dostlar? Resulullahın (S.A.V.) minberinin altına. Ve hâlâ orada. Birkaç adım ötesinde de Resulullah (S.A.V.).

Ağaç hiç ağlar mı? Böyle şey olur mu? diyenler varsa eğer İsra Suresi'nin 44. âyetini inceleyiversinler vesselam.

Ömer Tuğrul İNANÇER

22 Mart 2012 Perşembe

Hz. Ömerin Kâğıt Getirmeme Bahsi


İmam-ı Rabbani k.s. mektubatında bir soruya cevabında şunları yazıyor:
Allahü teâlâya hamd olsun. Onun seçdiği kullara selâm olsun! Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, mevt hastalığında, kâğıd istedi. (Bana kâğıd getiriniz! Benden sonra, yolu şaşırmamanız için, size kitâb yazacağım) buyurdu. Ömer “radıyallahü anh” birkaç Sahâbî ile birlikde, (Bize Allahü teâlânın kitâbı yetişir! Soralım, sayıklıyor mu?) dedi. Hâlbuki, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” her sözü vahy ile idi. Nitekim Vennecmi sûresi, üçüncü âyetinde meâlen, (O, boşuna konuşmaz. Hep, vahy olunanı söylemekdedir) buyuruldu. Vahy red olunursa, küfr olur. Nitekim, Mâide sûresi, kırkdördüncü âyetinde meâlen, (Allahü teâlânın gönderdiğine uymıyanlar kâfirdir) buyuruldu. Bundan başka, Peygamberin “sallallahü aleyhi ve sellem” sayıklıyacağını, fâidesiz söyliyebileceğini sanmak, Ona güvenmeği ve dînine i’timâd etmeği sarsar ki, bu da küfr ve zındıklıkdır. Bu mühim şübheyi nasıl hal etmeli?,

"Dünyanın Döndüğüne İnanmak Dehrîliktir!" diyen yerel Vehhabî


Birkaç gün önce iki ayrı web sitesinde "Dünyanın Döndüğüne İnanmak Dehrîliktir!" başlıklı bir yazı gördüm. Yazının alt başlığı ise şöyle: "Dünyanın Döndüğüne İnanmak Kadere İmana Aykırıdır!"

16 Mart 2012 Cuma

Medet ve Şefaat’ın Hükmü Nedir?


BU VİDEO; ÜSTAD ÖMER TUĞRUL’UN ŞEFAAT ve MEDET HAKKINDAKİ DELİLLİ SENEDLİ AYETLİ AÇIKLAMALARINI İÇERİR.  ALLAH TEALA BU GİBİ ZATLARIN SAYISINI ÇOĞALTSIN . AMİN

12 Mart 2012 Pazartesi

Şia ile Diyalog

İran İslami Mezhepler Üniversitesi’nin evsahipliğinde ve İstanbul İlim ve Kültür Vakfı’nın  yardımıyla Tahran’da Said Nursi Konferansı düzenlendi.


10 Mart 2012 Cumartesi

Said Nursi'nin Hıristiyan Sevdası

http://www.sorularlasaidnursi.com sitesinde yukarıdaki bağlantıda olan "Batı dünyası Papayı mutlaka dinlemeli" adlı yazının son satırını buraya aktarıyoruz.

"Evet Batı dünyası maddî – manevî kurtuluşu için mutlaka Papa´yı dinlemeli…(1) Papa, Hz. İsa´nın ümmetinin kurtuluşu uğruna canını yollara dökerek dünyayı dolaşıyor.(2) Şu yollarda arzedilenlere insanlık adına hiçbir ferdin itirazı olabilir mi? Batı dünyası dinlemeli, diyoruz… Zîra Asya´yı ve bilhassa İslam alemini nurlandıran Kur´an-ı Kerîm ve Sünnet-i Nevebiye, bu hususları bin beşyüz seneden beri asırların mağara misal yüzlerinde çınlatıp – yankılatarak geliyor. Ayrıca her asra yine Kur´an ve Sünnetten yepyeni dersler veren İslam, zaten Papa´nın dediklerini uygulamakla mükellef.(3) Zamanımızın uygulama biçimini de yukardaki eserler ve atıfta bulunduğumuz Bediüzzaman Hz.leri gayet net bir şekilde bize izah ediyor. Risale-i Nur´u baştan sona kadar dikkatle bir kez inceleyen her insaf sahibi mutlaka bizimle aynı kanaate varacaktır." http://www.sorularlasaidnursi.com/diyalog/batida-islam/188-bati-dunyasi-papayi-mutlaka-dinlemeli.html
Yazı burada bitti.

8 Mart 2012 Perşembe

Muharref Tevrat'taki Vahşet Ayetleri!



.. Ey Kenan, Filistinliler diyarı, Rabbın sözü size karşıdır; seni yok edeceğim, öyle ki artık sende oturan kimse olmayacak.
Tsefenya bab: 2
Ayet: 5
S: 887

Ve Allahın Rabbin sana teslim edeceği bütün halkları bitireceksin ve gözlerin onlara acımayacak…. O şehrin ahalisini mutlaka kılıçtan geçireceksin, onu ve onda olan her şeyi ve hayvanlarını tamamen yok edeceksin.
Tesniye bab: 7/16
Ayet: 13/15

22-Ve Rab o milletleri senin önünde azar azar kovacak; onları çarçabuk bitiremezsin, yoksa senin üzerine kır hayvanı çogalır. 23-Ve Rab onları senin önünde ele verecek, ve onları helak edinceye kadar büyük kırgınla kıracak.
Tesniye bab: 9
Ayet: 22-23
S: 185

13-Ve Rab onu senin eline verdigi zaman, onun her erkegini kılıçtan geçireceksin;
14-Ancak kadınları, ve çocukları, ve hayvanları, ve sehirde olan her seyi, bütün malını kendin için çapul edeceksin; ve Rabbin sana verdigi düsmanlarının malını yiyeceksin.
15-Bu milletlerin sehirlerinden olmayıp senden çok uzakta bulunan bütün sehirlere böyle yapacaksın.
16-Ancak Rabbin miras olarak sana vermekte oldugu bu kavmların sehirlerinden nefes alan kimseyi sag bırakmayacaksın;
17-fakat onları, Hittileri, ve Amorileri, ve Kenanlıları, ve Prezzileri, ve Hivileri, ve Yabusileri, Rabbin sana emrettigi gibi tamamen yok edeceksin;
Tesniye bab: 20
Ayet: 10-17
S: 197

Parlayan kılıcımı bileyip yargılamak için elime alınca,düşmanlarımdan öç alacağım, benden nefret edenlere karşılığını vereceğim.Oklarımı kanla sarhoş edeceğim. Kılıcım öldürülenlerin ve tutsakların kanıyla,düşman önderlerinin başlarıyla ve etle beslenecek.
Tesniye bab: 32
Ayet: 41-42

Et yiyin, kan için 18-Yiğitlerin etini yiyeceksiniz ve dünya beylerinin kanını, koçların, kuzuların, ve ergeçlerin, bogaların kanını içeceksiniz hepsi Basanın semiz hayvanlarıdır. 19-Sarhoş oluncaya kadar kan içeceksiniz.
Hezekıel bab: 39
Ayet: 18-20
S: 828

...sizi kılıcın kısmeti edeceğim ve hepiniz boğazlanmak için eğileceksiniz.
İşaya bab: 65
Ayet: 12
S: 722

Acıklı ölümlerle ölecekler; onlar için dövünen olmayacak
Yeremya bab: 16
Ayet: 4
S: 739

onları kasaplık koyunlar gibi ayır, ve öldürme günü için onları hazırla
Yeremya bab: 12
Ayet: 3
S: 736

Ele geçen her adamın gövdesi delik-deşik edilecek ve tutulan her adam kılıçla düşecek. Yavruları da gözleri önünde yere çalınacak, evleri çapul edilecek ve karıları kirletilecek.
İşaya bab: 13
Ayet: 15
S: 683

32-Ordularin Rabbi söyle diyor: işte milltten millete bela çıkacak, ve dünyanın uçlarından büyük kasırga kopacak. 33Ve o gün yerin bir ucundan yerin öteki ucuna kadar Rabbin öldürdüğü adamlar olacak; onlar için dövünmeyecekler, ve ...
... ve onlar gömülmeyecekler; toprağin üzerinde gübre gibi olacaklar; leşleri de yerin canavarlarına ve göklerin kuşlarına yem olacaklar.
Yeremya bab: 26
Ayet: 32-35
S: 749

Sen benim topuzum ve cenk silahımsın; ve seninle milletleri kıracağım; ve seninle ülkeleri helak edecegim. Ve seninle atı ve binicisini kıracağım. Ve seninle cenk aRabasini ve binicisini kiracagim; ve seninle erkegi ve kadini kiracagim;...
....ve seninle kocamis adami ve genci kiracagim;...
...ve ere varmamis kizi kiracagim;...
Yeremya bab: 51
Ayet: 19-23
S: 777

Ben, her şeye egemen Rab, Gazaba geldiğim, öfkemin alevlendiği gün gökleri titreteceğim, yer yerinden oynayacak. Herkes kovalanan ceylan gibi, çobansız koyunlar gibi halkına dönecek,ülkesine kaçacak.Yakalananın bedeni delik deşik edilecek, Ele geçen kılıçtan geçirilecek.Yavruları gözleri önünde parçalanacak, Evleri yağmalanacak, Kadınlarının ırzına geçilecek.
Yeşaya bab: 13
Ayet:13-16

ihtiyarı, genci ve ere varmamış kızı ve çocuklarla kadınları helak için vurun, gözünüz esirgemesin, ve acımayın;
Hezekıel bab: 9
Ayet: 5-6
S: 794

onların herşeylerini tamamen yok et, ve onları esirgeme; erkekten kadına,...
...çocuktan...
...emzikte olana...
...öküzden koyuna, deveden eseğe kadar hepsini öldür...
I. Samuel bab: 15
Ayet: 3
S: 286

Ve Rab onları senin önünde ele vereceği ve sen onları vuracağın zaman; onları tamamen yok edeceksin; onlarla ahdetmeyeceksin ve onlara acımayacaksın.
Tesniye bab: 7
Ayet: 1-3
S: 184

Ve kirecin yanması gibi, kesilip ateşle yakılan dikenler gibi olacaklar.
İşaya bab: 33
Ayet: 12
S: 697

burnunu ve kulaklarını kesip düşürecekler, ve senden arta kalan kılıçla düşecek
Hezekıel bab: 23
Ayet: 25
S: 810

Sana karşı yapılan hiçbir silah işe yaramayacak; ve hükümde sana karşı kalkan her dili suçlu çıkaracaksın
İşaya bab: 54
Ayet: 17
S: 714


Masonluk Nedir?


Uluslararası bir menfaat kuruluşu. Bünyesine özel vasıflı ve seçkin insanları alarak geniş bir teşkilatlanma içerisine giren masonlar, dünyanın hemen her yerinde seslerini ve etkilerini duyurmuşlardır.

Masonluk, Yahudiliğin gizli faaliyet gösteren bir örgütüdür. Bütün rütbelerini, sembollerini muharref Tevrat'tan almıştır. Giriş törenleri Tevrat doktrinine uygun olarak yapılır.

Masonlar, Yahudilerle olan bağlarını sürekli inkâr etmekte ve onlarla hiçbir ilişkilerinin olmadığını iddia etmektedirler. Eğer Yahudilerle olan bağları anlaşılırsa, toplum tarafından hoş karşılanmayacaklardır. Bunun yerine kendilerini bir hayır kurumu, bir kardeşlik, yardımlaşma cemiyeti olarak topluma lanse etmeye çalışmaktadırlar.

Masonlar yalnızca üyelerine mahsus olarak çıkarttıkları Mimar Sinan, Türk Mason Dergisi, Akasya, Büyük Şark gibi dergilerde, Yahudilerle olan bağlarını açıkça ifade etmektedirler. "Ritüellerimizde Tevrat'tan sayısız alıntılar mevcuttur" (Mimar Sinan, Sayı 47, s. 39).

Tevrat'ın, Yahudi ırkının bir ideoloji ve doktrin kitabı olduğunu öncelikle belirtmekte fayda vardır. Bu ideolojinin siyaset sahnesindeki ismi Siyonizmdir. Siyonizm, Masonluk hep Tevrat'tan kaynaklanan felsefenin uygulamadaki örnekleridir.

6 Mart 2012 Salı

Hazret-i Muâviye'yi Kötüleyenin Cezası



İmam-ı Kurtubî rahimehullah diyor ki:

"Eshab arasında birçok muhalefet ve muharebeler olmuştur. Bununla beraber hiç biri diğerinin nifakına hükmetmemiştir. Onların bu husustaki hâlleri, ahkâm babında müctehidlerin hâlleri gibidir. Ya hepsi hakka isabet etmiştir denilir, yahut isabet eden bir tanesidir. Fakat hata eden mazur olur. Çünkü o reyine ve zannına göre muhataptır. İşte bunlardan birine meâzallah bir şeyden dolayı buğzeden kimse âsî olur; tevbe etmesi gerekir."
A. Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Yayınevi, 1983; c.1, Bab:33, s.345.

İmam-ı Malik rahimehullah diyor ki:
"Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem Eshabından birine, mesela Ebû Bekr'e veya Ömer'e veya Osman'a veya Mu’âviye'ye veya Amr ibni Âs'a radıyallahü anhüm söven ve onları kötüleyen bir kimse, eğer yoldan çıkdılar, kâfir oldular dedi ise, bu kimseyi öldürmelidir. Yok eğer başka bir ayıb ve kusur ile kötüledi ise, şiddetli dövmelidir."
İmam-ı Rabbâni, Mektubat; ayrıca bkz. Kâdî Ebu'l-Fadl İyaz, Şifa-i Şerif, Bedir Yay., s. 725.
Şeyhülislâm Ebussu'ud Efendi'nin fetvalarında diyor ki:

488. Mes’ele: "Muâviye hayırlı kişi değildir" dese, şer'an Zeyde ne lâzım olur?
Elcevap: Ta'zîr olunur.

489. Mes’ele: Sahâbe-i kirâmdan Muâviyeye lâ'net eden Zeyde şer'an ne lâzım olur?
Elcevap: Ta'zîr-i beliğ ve hapis lâzımdır.
Kaynak: Mecmu'a-î Fetevâ. Ayrıca bkz. Muhammed Hâdimî, Berika, Kahraman Yayınları, c.2, s. 161.

Hâfız İbni Hacer-i Mekkî rahimehullah naklediyor:
"Ömer bin Abdülaziz rahmetullahi teâlâ aleyh, huzurunda Hazret-i Muâviye'yi gıybet eden bir kişiye üç kırbaç vurdurdu."
Es-Savaikul-Muhrika, Bedir Yayınevi, s. 471.

Daha fazla bilgi için bkz. Kâdî Ebu'l-Fadl İyaz, Şifa-i Şerif, Bedir Yay., s. 724-728. Kitabın bu bölümünün başlığı şöyledir: "Peygamberin sallallahü aleyhi ve sellem Ehl-i beytine, Âline, Ezvacına ve Eshabına sövmek, onlara noksanlık isnad etmek haramdır, bunu işleyen mel'undur"

İbni Teymiyye'nin Fikrî Kaynaklarından: el-Dârimî el-Secezî


Ebu Hamid bin Merzuk rahimehullah diyor ki:
Vehhabilerin bastığı kitaplardan biri de Osman bin Said el-Dârimî el-Secezî'nin (vefatı h. 280) Nakdu alâ Bişri'l-Merîsî isimli eseridir.

Osman Bin Said Ed-Darimi Es-Secezi'nin Kitabında Allah'a Cisim İsnad Ettiğine Delalet Eden Bazı Tabirler

1 - Kitabın 4'üncü sayfasında, "Bir insan vahid (bir) olan Al­lah'ın yerini bilmediği halde, tevhide (Allah'ın bir olduğu inancı­na) nasıl hidayetlenir?" denilmiş.

2 - Sayfa 20: Hayy (sürekli diri) olan ve kainatı idare eden zat, istediğini yapar, istediği vakit hareket eder. İstediği zaman iner, yükselir. İstediği zaman ruhları kabzeder, rızıkları genişletir. Ba­zılarının ömrünü uzatır, rızıklarını çok verir, kalkıp oturur. Çünkü diri ile ölü arasındaki fark, harekettir. Şüphesiz bütün diriler hareket eder, bütün ölüler hareketsizdir.

3 - Sayfa 23: Allahü teâlâ için bir sınır olup mekânı için de bir sınır vardır. Göklerinin üstünde, Arş'ının üzerinde bulunmakta­dır. İşte bunlar iki sınırdır.

4 - Sayfa 25: Herkes Allah'ı ve Allah'ın mekânını Cehmiye taifesinden (*) daha iyi bilir. Kendisi bizzat eliyle Adem'i yaratmıştır.

5 - Sayfa 29: Dediğim gibi, Allah onlarla Adem'i yarattığı iki eli olmasaydı, Kur'an-ı Kerim'de mealen, "Bütün hayırlar ancak senin (Al­lah'ın) elindedir" denilmesi caiz olmayacaktı.

6 - Sayfa 48: Resulullah'ın (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem), "Şüphesiz tek gözlü değil­dir" sözünün te'vili, "Allah iki gözlüdür" demektir.

7 - Sayfa 74: Allah, Kürsü üzerinde oturur da, Kürsü'den an­cak dört parmak kadar boş yer artar.

8 - Sayfa 85: Şüphesiz Allah arzu ederse, kudret ve rububiye­tinin lütfu ile bir sivrisinek sırtının üzerinde de kalabilir. Koca Arş üzerinde nasıl durmasın?

9 - Sayfa 100: Hiç şüphe yok ki, dağın zirvesi, alt kısmından göğe daha yakındır. Minarenin tepesi de, tabanından Allah'a daha yakındır.

10 - Sayfa 121: Mef'ulatın mutlaka mahluk olduk­ları şeklindeki iddiayı, kabul etmiyoruz. Hareket, iniş, yürümek, koş­mak (**), Arş ve gök üzerinde istivanın kadim olduklarına ittifak et­mişizdir.

(*) Bu kitabın ikinci cildinin Arapça aslının 72'inci sayfasınden anlaşıldığına göre, burada geçen Cehmiye tabirinden maksadı Eş'ariyye taifesidir.

(**) Bu tabir şu hadis-i şerif mealinden alınmıştır: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Rabbin­den şöyle rivayet etmiştir: Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: "Kul, bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. Yürüyerek bana gelirse, koşarak ona gelirim." (Buhari, Enes'ten rivayet ediyor). [el-Darimî yaklaşma, yürüme, koşma kelimelerini yanlış anlamıştır].

Bkz. Ebu Hamid bin Merzuk, Bera'atü'l-Eş'ariyyin, Bedir Yayınevi, 1994; s.34. Tercüme: Emekli Müftü Hasib Seven.

Burada bahis konusu olan, Osman bin Said el-Dârimî el-Secezî (vefatı h. 280) isimli şahıstır. Meşhur hadis alimi Abdullah bin Abdurrahmân hâfız Ebû Muhammed el-Dârimî (vefatı h.255) ile karıştırılmamalıdır.

Dr. Cibril Fuad Haddad diyor ki:

Ibn al-Qayyim in Ijtima al-Juyush (p.88 = p. 143) revealed that Ibn Taymiyya "praised and recommended al-Darimi's two books [Naqd al-Jahmiyya and al-Radd ala Bishr al-Marrisi] most strenuously."

Bunun tercümesi:

İbni Kayyım Îctimau'l-Cuyuş isimli eserinde (s. 88 = s. 143) der ki, İbni Teymiyye "el-Dârimî'nin iki kitabını [Nakd el-cehmiyye ve el-Red alâ Bişr el-Merîsî] çok hararetle över ve tavsiye ederdi."

Bkz. Dr. G. F. Haddad, The Refutation of Him Who Attributes Direction to Allah, Aqsa Publications, Birmingham, UK, 2008, s. 83, dipnot no. 134.

Dr. Haddad'ın naklettiğine göre, İbni Teymiyye Beyan Telbis el-Cehmiyye isimli eserinde el-Dârimî'nin bozuk sözlerini benimsemiş ve müdafaa etmiştir. İbni Teymiyye'nin el-Dârimî'den alıp tekrar ettiği sözlere yukarıda naklettiğim -haşa- "Allahü teâlânın sivrisinek sırtının üzerinde istikrar edebileceği" şeklindeki çirkin ifade de dahildir. İşte İbni Teymiyye'nin sözü:

ولو قد شاء لاستقر على ظهر بعوضة فاستقلت به بقدرته ولطف ربوبيته

Beyan Telbis el-Cehmiyye, 1/568.

Dr. Ebubekir Sifil de bu konuda benzer bilgiler vermektedir:

İbn Teymiyye ve İbnû'l Kayyım, içinde, Allahü tealâ hakkında inanılması caiz olmayan bir sürü tezvirat bulunan bu kitabı şiddet ve hararetle tavsiye ederken bu kitapta yer alan hususlara birer Akaid ilkesi olarak inandıklarını açık bir şekilde ortaya koymuşlardır. Nitekim İbn Teymiyye, "Şerhû'l Akîdeti'l Esfehâniyye" isimli eserinde, mezkûr ed-Dârimî'nin bu eserinden, kendi görüşlerini desteklemek amacıyla pek çok nakillerde bulunmuştur...

E. Sifil, "Allahü teâlâ mahlukatına benzer mi?" başlıklı makale, Beyan Dergisi.

Osman bin Said ed-Darimi diyor ki:  
"Minarenin tepesindeki bir insan Allah’a, zemin seviyesindekinden daha yakındır. Dağın tepesindeki, dağın eteğindekinden daha yakındır. Allahü teâlâ dilerse bir sivrisineğin üstüne yerleşir, oturur ve o sivrisinek Allah’ın kudretiyle havalanır Allah’ı götürür. Allah’ın kudretine aykırı mıdır?” 
Oysa hâşâ ve kellâ nasslarda böyle bir şey yer almaz.

Kaynak:E. Sifil, "Araştırmacı Yazar Ebubekir Sifil İle" başlıklı sohbet, Gureba - Mart 2008
http://muratyazici.blogspot.com

5 Mart 2012 Pazartesi

Osmanlı'nın İran Tutumu Nasıldı?



Aşağıda, Osmanlı Devleti ile İran arasında yapılan anlaşmaların tamamında yer alan ilginç bir ayrıntıya temas edeceğim. Okuyunca, “vay be, ecdadımız demek bu konulara bu kadar özen göstermiş” diyeceksiniz.
Ama önce, İran konusunu hangi vesile ile ele aldığımıza da kısaca temas edelim.

Önümüzdeki günlerde dünyanın gündemini büyük ölçüde İran oluşturacaktır.
Nitekim dünya yeni haftaya konusunu İran’in oluşturduğu 2 yeni haberle giriyor. Bunlardan ilki, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın Cuma günü yapılan 9. dönem parlamento seçimlerinde umduğu sonucu alamaması ve radikallerin oylarını artırması…

Diğeri de, Alman Die Welt gazetesinin dün ortaya attığı, İran’ın Kuzey Kore ile birlikte 2010 yılında atom bombası denemesi yaptığı iddiası…

İran seçimlerinin hemen ertesinde gündeme getirilen bu iddia, tıpkı Irak işgali öncesinde yapılan yalan haberlerde olduğu gibi İran’a yapılması muhtemel saldırıyı meşrulaştırmak için ortaya atılmış asparagas haber de olabilir, doğrulanmış bir bilgi de…

Eğer bu deneme 2 sene önce yapılmışsa ve ABD ve İsrail’în gizli servisleri bunu zamanında tespit edememişlerse, bu servislerin gücü gereğinden fazla abartılıyor demektir…

Eğer atom bombası denemesi gizli servislerce zamanında tespit edilmiş ve bu bilgi şimdi el altından medyaya servis edilmişse, yeni senaryo hazırlıklarından söz etmek mümkündür.

Dün, Amerika İsrail Kamu Bilgilendirme Komitesi’nin yıllık politika konferansında konuşan ABD Başkanı Barack Obama, ABD çıkarlarını korumak için gerektiğinde İran’a karşı güç kullanmakta tereddüt etmeyeceklerini söylemiş
Nitekim İsrail Başbakanı Netanyahu’nun bugün Washington’da ABD Başkanı Obama’yla gerçekleştireceği görüşmede, “İran’a askeri müdahale” pazarlığıyapması da bekleniyor.

Bakalım önümüzde süreçte bir ateş topunu andıran bölgemizde hadiseler hangi istikamette seyredecek. Geçtiğimiz günlerde yaşanan MİT krizini de bu gelişmelerden tamamen bağımsız değerlendirmek imkansızdır. İç içe geçmiş hadiseler yumağında yeni bir dönemin kapıları aralanıyor bölgemizde.

Hazır konu İran’a gelmişken, Türk – İran ilişkilerinin geçmişinden bir kaç ayrıntı vermek istiyorum.

Osmanlı’nın Hz. Ebubekir – Hz. Ömer hassasiyeti…

16. Yüzyılın sonlarında İran, bir taraftan Osmanlı Devleti tazyikinde, diğer yandan Özbek baskısı altındaydı. Savefiler için vaziyet son derece umutsuz görünüyordu.
Bu şartlarda Osmanlılara daha fazla karşı koyamayacaklarını anladılar. İran Şahı Abbas sulh istedi. Bu amaçla şehzade Haydar Mirza’yı rehine sıfatıyla İstanbul’a gönderdi. Maiyetinde 600 kişi vardı. 29 Ocak 1590’da Padişahın huzuruna kabul edildiler.
Uzun müzakelerden sonra, 21 Mart 1590’da anlaşma imzalandı.
Anlaşmanın maddeleri arasında, Peygamberin sahabileri, ictihad sahibi imamlar ve Hz. Aişe Annemiz hakkında “şetm ü la’n ve kazf u ta’n” (küfür etme, lanet okuma, zina suçlaması ve kınama) olunmaması hükümü de vardı. Bu şartla taraflar arasında barış anlaşması imzalandı.
17 Mayıs 1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin Anlaşması’nda da, Osmanlı Devleti’nin Kanuni zamanından beri İran’la yaptığı anlaşmalara öncelikli şart olarak koyduğu Peygamber Efendimizin en yakın kader arkadaşları Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’e sövüp sayılmaması (Şeyheyne seb’ ve şetm’ edilmemesi) hükmü anlaşmadaki yerini almıştır.
İran’la gerçekleştirilen ve Kasr-ı Şirin Anlaşması’nı bir bakıma teyit eden 17 Ekim 1736 tarihli yeni anlaşmada da, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’e sövüp sayılmaması hükmü yer aldı. Bununla birlikte, İran Şahı Nadir Şah’ın anlaşma öncesi Caferi mezhebinin dört mezhep dışında 5. Mezhep olarak tasdik edilmesi önerisi ise reddedildi.

İranlılarla Evliliğin Yasaklanması…

Arşivdeki araştırmalarımız sırasında ilginç belgelere de şahit olduk. Osmanlı Devleti komşusu İran’a karşı devamla surette temkinli yaklaşmış ve Şiîliği yayma eğilimi içinde bulunan bu ülkeye karşı hassasiyetini sürekli muhafaza etmiştir. Osmanlı Devleti’nin bu konudaki hassasiyetini iyi bilen ve Osmanlı topraklarına Şiîliği sızdırmaya pek muvaffak olamayan İranlılar, bu konuda daha kurnazca bir yaklaşım sergileme yoluna gitmişlerdir.

Normal yollardan gerçekleştiremedikleri sızma harekâtı için, bu işi evlilik ilişkileri yoluyla gerçekleştirmeyi de gündemlerine aldılar. Kendi vatandaşlarının Osmanlılarla evliliğini teşvik ettiler. İşte bunu fark eden Osmanlı Devleti, 1915 yılının Ağustos ayında yayınladığı bir genelge ile “Osmanlı vatandaşı Müslim ve gayrimüslim kadınların İran tebeasından insanlarla evlenmelerinin yasak olduğunu ve bu konuda gereğinin yapılmasını istedi. Kaldı ki bahsi geçen tarihte komşumuz İran fevkalâde güçlü bir devlet pozisyonunda da değildi. Şiîliğin siyasal anlamdaki ihracına karşı, Osmanlı Devleti’nin almış olduğu tedbir ilginçtir.

Üstelik yasaklanan evliliğin sadece Müslüman kadınları kapsamayıp diğer gayrimüslim kadınlara da şamil olduğuna dikkat edilirse, kararın dinî boyutundan daha çok idarî boyutunun olduğu göze çarpar.
Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Osmanlı Devleti tarih boyu komşumuz İran’a karşı tedbir ve temkini hiçbir zaman elden bırakmamıştır. Tarihten aldığı bu ders ve tecrübe ile bundan sonra da gereken önlem ve tedbiri almaya elbette devam edecektir. Türkiye acaba İranlaşır mı? şeklinde özetlenebilecek kaygılara gerek yoktur. Böyle bir kaygı sosyolojik ve psikolojik temelden yoksundur.
İran’ın nükleer silaha sahip olması bu ülkeye komşu olan Türkiye açısından da bir risktir. Türk – İran ilişkilerinin geçmişi bazı hassas noktaların gözardı edilmemesi gerçeğini de ortaya koyar. Türkiye sadece komşularından değil, insanlığın huzuruna yapacağı katkılar itibariyle dünyanın pek çok ülkesinden daha güçlü olmak durumundadır. Devleti yönetenlerin ve yönetme iddiasında bulunanların olaylara bu derinlikte bakmasında yarar vardır.
Not 1: İran’la yapılan anlaşmalarda yer alan Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’e sövüp sayılmamasıyla ilgili belgelere Ziya Nur Aksun’un Ötüken Yayınlarından çıkan Zirvedeki Sultanlar kitabından ulaşabilirsiniz. Kitapla ilgili yaptığı bilgilendirmeden dolayı Av. Habil Kahraman’a da ayrıca teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Not 2: İranlılarla evliliği yasaklayan belgenin ayrıntılarına, TİMAŞ Yayınlarından çıkan Kurtuluş Savaşı kitabımızdan ulaşabilirsiniz. İstanbul 2007.  

Reşit Rıza kimdir?


Sual: Reşit Rıza kimdir?

CEVAP:
Reşit Rıza, 1865 yılında Lübnan’da doğdu. 1935’de öldü. Abduh’un talebesidir. (Müncid)Hocasının dinde reform fikirlerini yaymak için Mısır’da El-Menar dergisi çıkardı. (Eldavetü velirşad) medresesinde hocalık yaptı. El-muhaverat kitabında, Ehl-i sünnet mezhebine ve fıkıh kitaplarına saldırdı.

Mezhepsizler kitabında Dr. Hasib Es-Samirai [Ali Nar tercümesinde] diyor ki:
Reşit Rıza, ne aldıysa, M. Abduh’tan aldı. O da bütün sermayesini, Efgani diye meşhur olan şarkın filozofu Cemaleddinden devşirdi. Yani bu iki zatın özü ve fikri hüviyeti üstadlarına bağlıdır. (s. 45)

Reşit Rıza, Efgani ile karşılaşma imkanı bulamadıysa da, onun fikir mirasçısı ve çömezi Abduhla beraber olmak imkanını elde etmişti. Abduhla buluşma onun fikri hüviyetinin oluşmasının temel unsurlarından biridir. (s. 80)

Reşit Rızanın bariz vasfı veya tavrı ıslahatçılıktır. Mısır’a varınca da Abduh ile tanışmış; yapmayı tasarladığı ıslahatın programını neşr için Menar dergisini çıkarma fikrini ona açarken, peşin olarak bunları açıklamıştı. (s. 85)

Mısır’a göçmesinin esas sebebi de, Efgani’nin halifesi durumundaki Abduhla buluşmak ve din ıslahatı yolunda çalışmaktı. (s. 93)