tasavvuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tasavvuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2012 Salı

Veli Alim, Alim'de Veli Değilmidir?


Soru: "Neden Mevlana, Bâyezid-i Bistâmî, Cüneyd-i Bağdâdî, Bişr el Hafî, Yunus Emre, İbrahim b. Edhem, İbrahim Havvas v.s. zevat-ı aliyeye evliya deniyor da alim denmiyor? Bu zatlar fıkıh bilmiyor mu, müçtehit değil mi, medrese tahsili almamışlar mı, tefsir, hadis bilmiyorlar mı? Neden bir hüküm beyan edilirken "Gazalî şöyle dedi, Merginanî'de böyledir, Suyutî'de şöyledir" v.s. deniyor da, "Mevlana veya Yunus vesaire şöyle buyurmuş" denmiyor? Said bin Müseyyeb ve Hasenul Basrî, sanırım ikisi de tabiin; Veysel Karanî de tabiin aynı şekilde. Neden bir hükümde "Basrî ve Said b. Müseyyeb şöyle buyurdu" deniyor da "Veysel Karanî şöyle buyurdu" denmiyor? İşte ben bunu anlamıyorum. Veysel Karanî alim değil miydi, fıkhı, hadisi, ayeti bilmez miydi?

"Öte yandan neden Ebu Hanife, Şafiî, Malik, Şa'bî, Suyutî, Kasanî, Kurtubî, Merginanî, İbn-i Abidiyn için alim deniyor da, evliya tabir edilmiyor? Bunlar öncekiler gibi ehl-i hal değil miydi, tasavvuf bilmezler miydi, ehl-i takva değiller miydi, veli olmamışlar mıydı? Sadece hüküm beyan edilirken "şöyle dedi, böyle dedi..." tamam, amenna. Lakin bunlar ilk saydığım zevat gibi ehl-i takva değil, ilk zevat da sonraki saydıklarım gibi alim, bilgili değil desek olur mu? Bu ayırımın sebebi nedir? Biri veli, diğeri alim?"

21 Aralık 2012 Cuma

“Tasavvuf şirktir” derler



  • Her sabah namazından 1 saat önce, en az 5 bin kişinin abdestli bir şekilde mescitte hazır olduğu ve teheccüt namazı kıldığı tekkelere ve o tekkenin sofilerine, evlerinde sabah namazına kalkmayanlar “tasavvuf şirktir” derler
  • Geceleri sabahlara kadar günahkârlar için gözyaşı dökerek gözleri kızaran tasavvuf büyüklerine, uzunca uykudan dolayı gözleri kızaranlar “tasavvuf şirktir” derler.
  • İçki içen, kumar oynayan, zina eden ve değişik günahların batağına düşmüşlerin elinden tutup dini öğreten Allah dostlarına,  içki içene, kumar oynayana, zina edene ve değişik günahların batağına düşmüşlere sövenler “tasavvuf şirktir” derler.
  • Bir kere görmekle tüm kötülüklerin bırakılmasına vesile olan veli zatlara, saatlerce nasihat edip de kimsede bir değişiklik göremeyenler “tasavvuf şirktir” derler.
  • Kuran ve sünnetten taviz vermeyen, mekruhlara bile düşmekten haya eden salihlere, farz, vacib, sünneti sadece ezberden okuyanlar “tasavvuf şirktir” derler.
  • Ömrünü tevbe ve niyazla geçirip milyonların tevbesine vesile olan Allah’ın sadık kullarına, günah işlemediğinden tevbe de etmeyenler! “Tasavvuf şirktir” derler.
  • Gece ve gündüz, oturarak, ayakta ve yanı üzere Allah’ı zikredenlere ve insanlara bilmediği zikirleri öğretenlere, malayaniyi pek sevenler “tasavvuf şirktir” derler.
  • Kuran’ı ve hadisi birebir yaşayarak örnek olan lakin pek az konuşan ariflere, dilinde sayısız ayet ve hadis ile saatlerce kendisinin yaşamadığı konuları vaaz edenler “tasavvuf şirktir” derler.
  • Mevlana’ya, Yunus’a ve asrın Mevlanası ve Yunuslarına, evliya ve seyyidlere hürmete kızan fakat kendisini her türlü hürmete layık görenler, onların sözünün dinlenilmesine kızan ama kendisinin her türlü sözünün dinlenilmesini isteyenler “tasavvuf şirktir” derler.
  • Tasavvuf Kuran ve sünneti en içten duygularla yaşamaya çalışmaktır. Tevbe etmek ve dini öğrenmek bu yolun başı, zikir ve tefekkürle ilerlemek bu yolun adabıdır. Bu yolda çok kimseler kötü alışkanlıklarını, çok kimseler kötü ahlaklarını, çok kimseler de hissiz Müslümanlığını terk edip Allah’ı seven ve Allah anılınca kalbi titreyen, Peygambere aşık, müminleri hoş gören, dini yaşamaya çalışan birer Müslüman haline geldiler. Bunun için, tasavvufa, tasavvuf büyükleri olan evliyaya, tasavvufi edeplerden olan rabıtaya, şirktir diyenler diye dursun, tasavvuf kervanı yoluna devam ettiğinden bir gün bu kervanın yolcusu olmak duamız olsun…
tasavvufnedir.com

19 Aralık 2012 Çarşamba

Vehhabiler Kitapları Tahrif Ediyor!



Değerli okuyucularımız vehhabiler yine bir tahrifle ehli sünnete darbe indirmeye çalışmaktadırlar.Biz onların yaptığı tahrifleri belgeleriyle sizinle paylaşmaya devam ediyoruz.

Gördüğünüz soldaki resim Şeyh Abdülkadir Geylani Hazretlerinin “El-Gunye li-talibi tarikil-hak” adlı kitabının ehli sünnet neşriyyatı Tamir İnsaniyat neşriyyatı tarafindan Pakistanda neşr olunmuş kitabıdır. Kitabın 392. sayfasında Abdülkadir Geylani Hazretleri Teravih namazını 20 rekat olarak bildiriyor.

Sağdaki resim ise Mektebi suudiyye adlı vehhabi neşriyyatı tarafından Pakistanda neşr edilmiş “El-Gunye li-talibi tarikil-hak” kitabıdır.Kitabın 591. sayfasinda teravih namazı 11 rekat olarak(vitirde dahil olmakla 8+3) gösterilmektedir.
Kitapları tahrif ederek kendi sapık fikirlerini yaymaya çalışan vehhabiler kendi iç yüzlerini göstermeye devam ediyorlar..

Konumuzu bir hadisle bitirelim;
İbni Abbas hazretleri bildiriyor ki; Resulullah, yatsıdan sonra, vitirden önce, 20 rekat namaz kıldıktan sonra, “Ramazanda 20 rekat teravih namazı kılanın yirmi bin günahı affolur” buyurdu. (İ.E. Şeybe)

Teravihin yirmi rekat olduğuna inanmayanın sapık olduğu (Nur-ül-izah) şerhinde de yazılıdır.

www.islamkalesi.wordpress.com

[ESK:İlimleri yalan ve inkardan ibaret olan vehhabilerin tutunacak dalları olmadığı için çareyi kitapları değiştirmekte buluyorlar ama bilmiyolarki bu lanetlik işleri kendilerine hiçbir fayda sağlamayacak]

17 Aralık 2012 Pazartesi

"Gavs-Kutup-Ebdal yoktur" diyen Allah düşmanlarına Cevap



Şu aptal vezninde olan (abdal) değil de, ensâr kalıbındaki (Ebdâl) hadîsleri hakkında söylenenleri bir bir ortaya koyarak eleştiriye tâbi tutsaydınız ya? Büyük bir Muhaddis ve Müctehid olan Ahmed İbnü Hanbel’in -kuvvetli görüşe göre- makbûl bulduğu ve eserine koyduğu bir rivâyete birilerinin büyüklüğüne güvenerek i'timâd etmesi, sizin mesnedsiz ve körü körüne inkârınızdan daha mı az entelektüel bir tavır ve donanımdır?
Evet, şu hadîsler hakkında İmâm Hâfız Süyûtî, Allâme Fakîh İbnü Âbidîn ve başkalarının müstakil birer eseri, Hâfız Zebîdî’nin de İthâf’daki uzunca tahrîc ve ma’lûmatı bulunmasının yanında, hadîs âlimlerinin başka ince eleyip sık dokumaları da vardır. Ama sizin işiniz ilmî bir tenkîd değil, hezeyân eksenli gelişi güzel bir şübhe uyandırma ameliyesinden ibâret…

Tevessül Hadisleri



Bu hadîslerden birisi İmâm Buhârî’nin el-İstiskâ(Bâbı’n)’da rivâyet etmiş olduğu hadîstir. Öyle ki, Sahîh’inde şöyle demiştir:
‘Bana Hasan İbnu Muhammed rivâyet etti (dedi). (O), bize Muhammed el-Ensârî rivâyet etti, dedi. (O), bana babam Abdullah İbnu Müsennâ, Sümâme İbnu Abdillâh İbni Enes’den, (O), Enes’den şöyle rivâyet etti (dedi):
Ömer İbnu’l-Hattâb radıyellâhu anhu kıtlığa ma’rûz kaldıkları zaman Abbâs İbnu Abdilmuttalib ile istiskâ etti ve şöyle dedi:
“Ey Allah’ım!... Şübhe yoktur ki, biz Sana Nebîmiz sallellâhu aleyhi ve sellem ile tevessül eder ve sen bize yağmur yağdırırdın. Ve şübhe yoktur ki, (şimdi) biz sana Nebîmizin amcasıyla tevessül ediyoruz. Bize yağmur yağdır. (Râvî Enes) onlara derhal yağmur yağdırıldı, dedi.”
Buhârî (1010,3710), İbnu Hibbân (2561)

İbn Hacer(Rahîmehûllah), Fethu’l-Bârî’de şöyle diyor: Hz. Ömer radıyellâhu anhu'nun (Abbas’la tevessül ettikleri)ne dâir olan sözünde, onların Hz. Ömer radıyellâhu anhu'dan kendileri için Hz. Abbas radıyellâhu anhu'dan yağmur duâsı istemesi ma'nâsının olduğuna delâlet yoktur. Zîrâ, iki hâlde de (bu sözde) Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’den şefâat dileyerek, Allah celle celâlü-hû'dan yağmur istemeleri ihtimâli vardır.
İki hadîs Hâfızı İbn-i Hacer ve İbn-i Rüşeyd’in şu sözleri, O'nunla tevessül etmek demek, O'ndan duâ istemektir, diyerek vehimlere dalanların vehimleri(nin asılsız oldukları) hakkında hükmünü vermektedir. Tevessül ile duânın ne alâkası vardır?!.. Evet, bazen vesîle edinilen kimse, vesîle eden için duâ da eder. Ancak, bu, tevessülün ne Şer’an ne de lüğat olarak gösterdiği bir ma'nâ değildir.
Zahîd el-Kevserî(Rahîmehûllah)

***

Peygamber Efendimizin Yaptığı Tevessül



Fâtıme Binti Esed Radıyallâhu Anhâ Hadîsi
---------------------------------------------
Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:
"Allah celle celâlühû'dur canlandıran ve öldüren. O'dur diri ve ölmeyecek olan. (Ey Allah’ım!) Nebîn sallallâhu aleyhi ve sellem ve benden evvelki nebîlerin hakkıyla/hürmetine, anam Esed kızı Fâtıme’yi bağışla, O'na hüccetini telkîn eyle ve gireceği yeri (kabrini) O'na geniş eyle." [1]

3 Eylül 2012 Pazartesi

Aşk Aşk Aşk

"Sevgi" canlı varlığın, haz veren bir nesneye karsi meyil duymasıdır. Söz konusu meylin pekişip güçlenmesi haline «aşk» denir. Ask duygusu, aşkın sevgilisine kul olması ve sahip olduğu her şeyi uğrunda feda etmesine yol açacağı bir dereceye varabilir.

 *****

Hikâye edildiğine göre Zunnun'ül Misri (rehimehullahu a.) bir gün Mescid-i Haram'a girer. Sütunlardan birinin altında yarı çıplak, yerde yatan hasta bir delikanlı görür, delikanlı yanık bir sesle inlemektedir. Bundan sonrasını Şeyh'in kendisinde dinleyelim:

«Yanına sokuldum, selâm verdim ve «ey delikanlı sen kimsin» diye sordum. «ben aşık bir garibim» diye cevap verdi. Ne demek istediğini anlamıstım, «ben de senin gibiyim» dedim. Bu sırada ağlamaya başladı, onun ağlaması beni de ağlattı. Bana «sen de mi ağlıyorsun» diye sordu, «ben de senin gibiyim» diye karşılık verdim. Bunun üzerine daha yüksek bir sesle ağlamaya bağladı ve gür yüksek bir nara attı, hemencecik ruhunu teslim etti.

Elbisemi üzerine örttüm, kefen bulmak için yerimden ayrıldım, kefen satın alıp dönünce onu yerinde bulamadım. Şaskınlık içinde «sübhanallah» dedim. Bu sırada kulağıma  bir ses geldi, şöyle diyordu: «Ey Zün-nun! O öyle bir garibdir ki, onu dünyada şeytan aradı bulamadı, Malik aradı bulamadı, Cennette Rıdvan aradı, o da bulamadı.» «O nerededir?» diye seslendim. Kulağıma şu cevap geldi: «Samimi muhabbeti, çok ibadet etmesi ve hatasından derhal tevbe etmesi sayesinde Muktedir Malik'in (ulu Allah'ın) rahmetinde sadekat koltuğundadır.»
(Zehr-ur Riyaz)

23 Ağustos 2012 Perşembe

Aşkın Müslüman ettiği kırk rahip



Rum diyarında Ammuriye denilen yerde "Deyr-ul Envar" diye bilinen bir manastır vardır.

Bir yolculuk esnasında buraya uğradım. 

Manastırda kırk tane rahip vardı. 

Rahip başı, rahipleriyle beraber beni karşıladılar ve büyük ikramlarda bulundular.

Rahip başının adı Abdülmesih idi.

Ammuriye de işimi bitirdikten sonra Enbar şehrine geçtim.

Bir yıl sonra da hac yapmak için Mekke'ye gittim.

Tavaf esnasında Ammuriye'de tanıdığım rahibi yanında beş rahiple beraber gördüm.

Hemen yanına yaklaştım ve "Sen Abdülmesih'sin" dedim.

O da "hayır, ben Allah'ın afvını arayan Abdullah'ım" dedi.

Ben onun beyazlaşan sakallarını öpmeye başladım, o da ağlamaya başladı.

Harem'in bir kenarına çekildik ve ben ona "Sana hidayet veren Allah hakkı için nasıl Müslüman olduğunu anlatmayacak mısın?" dedim.

"Şaşılacak bir olay" dedi ve anlatmaya başladı.

Bizim oraya zahid ve ibadete çok düşkün bir Müslüman topluluk geldi.

İçlerinden en genç olanını şehirden yiyecek almak için gönderdiler.

Genç adam, ekmek satan güzeller güzeli Hıristiyan kızı görünce bayıldı kaldı.

Ayılınca arkadaşlarının yanına geldi ve olayı anlattı.

"Siz, yolunuza devam ediniz ben burada kalacağım" dedi.

Onu ikna etmek için ne kadar uğraştılarsa da başaramayınca yollarına devam ettiler.

Delikanlı, aşık olduğu kızın dükkanı önüne geldi ve oturdu.

Kız, "Ne istiyorsun" dediğinde kıza aşık olduğunu söyledi.

Kız ona yüz vermedi ve döndü işine gitti.

Delikanlı orada tam üç gün yemeden içmeden gözlerini kızın yüzünden çevirmeden durdu.

Kız, durumu ailesine ve komşularına bildirdi.

Mahallenin çocukları onu taşladılar. Kafasını gözünü yardılar.

O, hiç aldırış etmeden Hıristiyan kızın yüzüne bakmaya devam etti.

Beldenin halkı onu öldürmeye karar verdiler ve dövmeye başladılar.

Halktan biri bana haber verdi.

Onu yaralı olarak ellerinden aldım, yaralarını beş günde iyileştirdim.

Yürümeye gücü yetince hemen kalktı havradan çıktı ve kızın dükkanı önüne gidip kızın yüzüne bakmaya başladı.

Kız: "Sana acıdım, eğer Hıristiyan olursan seninle evlenirim" dedi.

Delikanlı: "Tevhid dininden çıkıp şirk dinine girmekten Allah'a sığınırım" diyerek reddetti.

Hıristiyan Kız: "Haydi, gir evime, benden muradını al ve buralardan git" dedi.

Müslüman Delikanlı: "On iki yıllık ibadetimi bir anlık şehvetle yok edemem" dedi.

Kız: "O zaman çek git"

Delikanlı: "Kalbim bana itaat etmiyor" dedi.

Kız, yüzünü çevirip gitti.

Çevredeki çocuklar delikanlıyı taşlamaya başladılar.

Delikanlı yüzüstü düştü. O halde iken "Benim velim, kitabı indiren Allah'tır. O Salihlere velilik yapar" diyordu. (Bu, Kur'an-ı kerim'de A'raf süresin 196'ıncı ayetidir.)

Manastırdan çıktım, çocukları kovaladım. Başını yerden kaldırdığımda "Allah'ım, bu kızla beni cennette buluştur" diyordu.

Orada öldü. Onu beldenin dışında bir yere götürdüm, kabir kazdım ve gömdüm.
O gece kız çığlık çığlığa bağırmaya başladı.

Ailesi başına toplanıp sebebi sorulduğunda "rüyamda o genç benim elimden tuttu ve beni cennete götürdü. Cennetin kapısına vardığımızda bekçi olan melek "Sen kafirsin giremezsin" dedi. Ben de orada hemen Müslüman oldum.

Cennette köşkler ağaçlar tarif edilecek gibi değiller.

Mücevherattan yapılmış bir köşkün önüne geldiğimizde işte burası ikimizin, sen olmadan ben buraya girmem"  dedi. Bizim köşkün kapısındaki elma ağacından iki elma aldı ve birisini bana verdi ve "bunu ye öbür elmayı rahiblere götür de görsünler" dedi. Elmadan bir ısırdım, ondan daha güzel bir şey görmedim. Sonra beni çıkardı ve evime gönderdi." dedi kız.

Rahib devamla diyor ki, "Kız ikinci elmayı cebinden çıkardığında gecenin karanlığında her tarafı aydınlatıyordu. İnci gibi parlıyordu. Elmayı bıçakla parçaladık rahiplerin hepsine yetti. Ondan daha tatlı daha hoş bir şey görmemiştik.

Rahipler olarak biz, bunun şeytan işi olduğuna kızı Hıristiyanlıktan çıkarmak için yaptığına karar verdik.
Kızı ailesi götürdü.

Kız, yemiyor, içmiyordu.

Beşinci gece olunca kız, delikanlının kabrine kadar gitti, kendini kabrin üzerine attı ve orada öldü.

Olayı kızın ailesinden başka bilen yoktu.

Sabah olunca kıldan dokunmuş elbise giyen iki Müslüman erkek ve iki Müslüman kadın geldiler ve "burada Allah'ın velilerinden bir veli kadın öldü onu defnetmeye geldik, onun velisi biziz" dediler.

Belde halkı kızı aramaya koyuldular ve kabirde buldular.

Belde halkı "Bu bizim beldenin kızıdır ve Hıristiyan olarak ölmüştür, biz defnedeceğiz" dediler.

Aralarında ihtilaf çıkınca iki Müslüman'dan biri  "Siz kırk rahib bu kızın cenazesini kaldırıp kabre koyun bakalım" dedi. Kırkımız bir olduk yerden kaldıramadık.

Onlardan biri geldi, kızı kaldırdı. O iki kadın cenazesini yıkadı, namazını kıldılar ve delikanlının kabrine defnedip gittiler.

Biz, kırk rahip bir araya geldik "Bundan daha açık delil olmaz" dedik ve kırkımız da Müslüman olduk. Belde halkı da Müslüman oldular.

Biz de bu sene hacca geldik" dedi.

Kaynak: Ebul Ferec el ısfahani (Ölümü hicri 356), el-Deyyarat" sayfa 3) (Kısaltılarak terceme edildi. Bütün bu anlatılanların Ayet veya Hadis olmadığını hatırlatırım)


 

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Ömer Nasuhi Bilmen'den Pırlantalar

 İslam dini, hak dinlerin en sonu ve en olgunudur. Bu kutsal din, yalnız bir millete ve bir zamana özgü değildir. Bütün insanlara kıyamete kadar gerekli olan Allah'ın tabii dinidir. İnsanların yaratılışlarına ve yaşayışlarına tamamiyle uygundur. Bu yüce din, bir kurtuluş ve selamete eriş yoludur, bu mutluluk kaynağıdır. Allahû Teala'nın razı olduğu dindir. Cenab-ı Hak buyurmuştur:
    "Allah katında din İslam'dır." (Al-i İmran: 19)

 "İslam" sözüne gelince; Lügat manası bakımından İslam, teslim olmak, boyun eğmek ve itaat etmektir. Din teriminde ise, Yüce Allah'a ve O'nun peygamberine itaat etmek, Peygamber Efendimiz'in din adına bildirmiş olduğu şeyleri kalb ile kabul edip dil ile söylemek ve onları güzel görmektir. İslam aynı zamanda din manasına gelir.

   Gerçek din ile İslam arasında esasta bir fark yoktur. Her gerçek din İslamdır. Her İslam da gerçek bir dindir; Buna müslümanlık da denir.

Semavî dinlerin hepsi esas bakımından birdirler. Yalnız bazı ibadetler ve hukuk kuralları bakımından aralarında ayrılık olmuştur.

    Hazret-i Adem'den Hazret-i İsa'ya kadar gelen bütün mübarek peygamberlerin insanlara bildirmiş oldukları dinler, iman esaslarında bir olup yalnız bir Allah'a iman etmeye dayalı iken, bunlar sonradan bozulmuş ve asılları kaybolmuştur. Yüce Allah en son ve en büyük Peygamberi olan Hazret-i Muhammed'i Sallallahu aleyhi ve Sellem'i bütün insanlara Peygamber olarak göndermiştir. Onun aracılığı ile de hak dinlerin en sonu ve en mükemmeli, olan İslam dinini kullarına Allahü Teala ihsan etmiştir. İşte bugün yeryüzünde hak din olarak kıyamete kadar yaşayacak olan yalnız bu İslam dinidir.

    İkincisi: Asılları değişmiş ve bozulmuş olan dinlerdir. Bunlar, yukarıda söylendiği gibi asılları bakımından birer gerçek din iken sonradan bozulmuş, İlahî niteliklerini kaybetmiş olan dinlerdir. (Yahudilik ve Hristiyanlık)

    Üçüncüsü: Batıl dinlerdir. Bunlar asılları bakımından da gerçek din ile ilgisi bulunmayan dinlerdir. Bunlar birtakım milletler tarafından ortaya konmuş olan uydurma inançlardır. Bunlarda akla ve mantığa uygun olan bazı hükümler bulunsa bile konuluşları itibariyle İlahî olmak şerefinden yoksun olup hiç bir bakımdan din kutsallığını taşımazlar. Ateşe, yıldızlara ve putlara tapan milletlerin dini bu türdendir.

Ömer Nasuhi Bilmen - Büyük İslam İlmihali / İtikad

***
 Hz Adem'den Hz İsa'ya kadar gelen bütün Dinlerin hepsi Tevhid dini, Müslümanlık ,Hanif Din, yani İslam Dinidir , sonradan bu hak dinler bozularak yahudilik - hristiyanlık gibi farklı isimler almıştır, bunun aksini söyleyen Kuran'ı Kerime muhalefet etmiştir, Kurana muhalefet eden Allaha muhalefet etmiştir.

Bu dini İbrahim, kendi oğullarına vasiyyet etti, Yakub da öyle yaptı: "Ey oğullarım! Muhakkak ki, bu dini size Allah seçti, başka dinlerden uzak durun, yalnızca müslüman olarak can verin!" dedi.
BAKARA/132

Yoksa siz de olaya şahit mi oldunuz; Yakub'a ölüm hali gelip çattığı zaman, oğullarına; "Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?" dediği zaman, oğulları; "Senin Allah'ına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın Allah'ına, tek olan o Allah'a ibadet edeceğiz. Biz ancak O'na boyun eğen müslümanlarız." dediler.
BAKARA/133

Dediler ki: "Yahudi veya Hristiyan olun ki hidayete eresiniz." De ki: "Hayır, doğru yol Hanif muvahhid olan İbrahim'in dinidir; O müşriklerden değildi."
BAKARA/135

Deyiniz ki, "Biz, Allah'a iman ettik ve bize ne indirildiyse İbrahim'e,İsmail'e, İshak'a, Yakup'a ve torunlarına ne indirildiyse, Musa'ya ve İsa'ya ne indirildiyse ve bütün peygamberlere Rablerinden ne verildiyse hepsine iman ettik. Biz onların arasında fark gözetmeyiz ve biz ancak O'na boyun eğen müslümanlarız."
BAKARA/136

Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yola girmiş, hidayeti bulmuş olurlar…
BAKARA/137

"Yoksa siz, İbrahim de, İsmail de, İshak da, Yakup da ve torunları da hep yahudi ve hıristiyan idiler mi demek istiyorsunuz?" De ki: "Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?" Allah'ın şahitlik ettiği bir hakikatı bile bile inkar edenden daha zâlim kim olabilir? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.
BAKARA/140

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Boğulan Papaz

Seyyid Fehim hazretleri bir defâsında talebeleriyle Van Gölü kıyısında giderken, göldeki Ahtamar Adasında bulunan Ermeni kilisesinden bir papaz çıkarak su üstünde yürümeye başlar. Talebeler bunu görünce, bâzılarının hatırına; "Allah'ın düşmanı dediğimiz papaz, su üzerinde yürüyor da, evliyânın büyüğü, Allahü teâlânın sevdiği, seçtiği kulu bildiğimiz,Seyyid hazretleri acabâ neden yürümez ve kıyıdan dolaşır" diye gelir.

Seyyid Fehim, bu düşünceyi anlayıp, mübârek ayaklarındaki nalınları ellerine alıp, birbirine çarpar. Nalınları çarptıkça papaz suya batar. Boğazına kadar gelince, bir daha çarpar. Papaz, batar ve boğulur.Sonra, böyle düşünen talebesine dönerek;
"O, sihir yaparak, su üstünde gidiyor, böylece sizin îmânınızı bozmak istiyordu. Nalınları çarpınca sihri bozulup battı. Müslümanlar sihir yapmaz. Allahü teâlâdan kerâmet istemekten de hayâ ederler." buyurdu. Kerâmeti ile papazın sihrini bozdu.
E.A

Keramet Değil, Ölçü

İki Meşale

27 Mart 2012 Salı

Ağaç hiç ağlarmı?

Bişnev tu zî ney çehâ çehâ migûyed
Esrâr-ı nühüft-ü Kibriya migûyed
Rûh zerd ü derûn tehî vü ser dâdebedâd
Bî nutk u zebân Hudâ Hudâ mîgûyed

Dinle şu neyi. Bak neler neler söylüyor
O, yüceler yücesinin sırlarını anlatıyor.
Yüzü sarı, içi boş, başını havaya vermiş de
Dilsiz dudaksız, Hüdâ Hüdâ diyor.

Bir kamış parçasından "Hüdâ" sesini duyabilmek. Hz. Mevlânâ bir başka yerde kudümü tarif ederken, Bakır bir tas, bunun üzerine kuru bir deri gerilmiş, kuru iki değnekle vuruluyor. Öyleyse bu Allah sada'sı nerden geliyor? diyor. Bakırdan, deriden ve değnekten Allah sada'sını duyabilmek. İşte kendi varlığından geçip Hakk ile Hakk olan bu nimete eren kullar için Hakk sada'sı, her zerreden dudaksız ve kulaksız olarak işitilebilir. Ve bu işitme sadece insanlar için de değildir.

Fehm kerde ân nidâ bi gûş u leb
Fehm kerde ân nidâ râ çûb u seng

O nidâ'yı kulaksız ve dudaksız olarak ağaç da anlar, taş da.
Her zerreden gelen Allah sadâ'sını ağaçlar, taşlar nasıl anlar? diye soracak olanlara yine Hz. Mevlânâ cevap veriyor:
      
Zançi goftem men zî fehm-i seng û çûb
Der beyâneş kıssa-i hoş dâr-ı hûb
veya
Zançi goftem âgehî-i çûb u seng
Der beyâneş kıssa bişnev bî dereng

Taşın ve çubuğun yani kuru dallarında anlayış sahibi olduğunu söylemiştim ya, bunun izahı için anlatacağım kıssayı can kulağı ile dinle ve ezberle.  Dedikten sonra şu kıssayı anlatmaya başlıyor Mesnevî-i Şerif.

Üstün-ü hannâne ez hecr-i Rasûl
Nâle mized hemçu erbâb-ı ukûl
İnleyen sütun -direk- Resulün ayrılığı ile akıl sahipleri gibi -yani insanlar gibi- ağladı, inledi.

Der meyân-ı meclis-i vâ'z ân çûn ân
Keyvez âgehgeşt hem pir u cevân
Vaaz meclisinin ortasında öyle bir inledi ki o iniltiyi orada bulunanların, ihtiyarından gencine, hepsi duydu.

Goft Peyâmber çi hâhî ey sütün
Goft, cânem ez fîrâkat geşt hûn

Peygamber (S.A.V.) sordular: Ey direk niçin inliyorsun? Ne istiyorsun?
Direk dedi ki: Senin ayrılığından dolayı canım öyle bir yandı ki içim kan doldu.
   
Mesnedet men budem ez men tahtî
Ber ser-i minberu mesned sahtî

Direk diyordu ki: Ben senin dayanağındım, bana dayanıyordun. Beni bıraktın da yeni bir dayanak yaptın ve ona dayanıyorsun. Yani işte bu ayrılıktan dolayı inliyorum.

Aziz dostlar, Hz. Mevlânâ burada bir tarihî olayı aktarıyor. İzninizle o olayı hatırlatayım. Resulullah Aleyhisselâtu Vesselam, Medine'ye hicret buyurduktan sonra Hâlid bin Zeyd Ebâ Eyyûb el-Ensârî yani Eyüb Sultan Hazretlerinin (R.A.) evinde misafir olarak ikamete başladılar. Hicretin yedinci ayında Eyüb Sultan Hazretlerinin evinin batı istikametinde boş bir arazi vardı, bu boş arsa Sehl ve Sehîl isminde iki yetim kardeşe aitti. Efendimiz (S.A.V.) orada bir mescid ve kendisi için de bir hücre - odacık yapılmasını arzu buyurunca o iki kardeş bu arsayı bağışlamak istediler ise de Efendimiz (S.A.V.) yetim hakkı yememek örneği göstermiş olmak için, o arsayı para ile satın aldı. Paranın da alındığı kaynak Hz. Ebubekir (R.A.)idi. Arz ettiğim gibi Hicretin yedinci ayında o arsa üzerinde inşaata başlandı. Taş temeller üzerine kerpiç duvarlar örülerek inşaat bitirildi ve üzeri hurma dalları ile kapatıldı. Bu ilk Mescidde mihrab ve minber yoktu. Tavanı tutmaya yarayan sekiz adet direk vardı. Bu direklerin, daha sonra o direkler isimlendirilmiştir, bir tanesine tövbe direği veya Ebû Lubâbe direği, bir tanesine de Şerir Direği denir idi.

Resulullah (S.A.V.) en çok tövbe direğine yakın bir mahalde namazı kılar ve kıldırırlardı. Daha sonraki inşaatlarda o yer tesbit edilmiş olduğundan ilk mihrab sonra oraya yapıldı. Yani Halife Velid bin Abdülmelik zamanında, daha sonra halife olacak olan Ömer ibn-i Abdülaziz'in valiliği sırasında o yer mihrap olarak tespit edildi ve mescidin genişleme inşaatı yapıldı. İşte ilk mihrap o zaman yapılmıştı. Gerçi Hz. Osman (R.A.)'ın hilâfeti zamanında da bir mihrap yapıldığı rivayeti var ise de çok kuvvetli bir rivayet değildir. İlk minber ise bizzat Resul-ü Ekrem Efendimizin (S.A.V.) emirleriyle yaptırılmıştır, işte Mesnevî-i Şerifte anlatılan olay, bu minber ile ilgili.

Hz. Peygamberimiz (S.A.V.), Mescid-i Şerifte Cuma Hutbesi gibi, vaaz gibi sebeplerle konuşacağı zaman ayağa kalkar, mübarek yüzünü ashabına döner ve öyle konuşurdu. Bu mescidin tavanını tutmaya yarayan direklerin dibinde konuşulmaya müsait bir yer yoktu. Onun için Efendimiz (S.A.V.), hiçbir yere dayanmadan, kıble duvarına yakın bir yerde bütün cemaati görebileceği ve cemaatin de onu görebileceği bir yerde durur ve konuşmalarını ayakta, bir yere dayanmadan o tarzda yapardı. Resulullah Aleyhisselâm, peygamberâne nezaketinden ve inceliğinden dolayı hiç kimseye arkasını dönmediğinden, bu konuşmaları yapma sırasında duvara da dayanamadığından -yer müsait değildi çünkü- ayakta durarak konuşması zat-ı seniyyelerini üzeceği endişesi ile ashabtan bazı zevat, kendilerine bir dinlenme yeri temin etmek için Şerir Sütunu diye anılan sütunun yakınına bir hurma direği, daha doğrusu bir hurma kütüğü koydular ve Efendimiz (S.A.V.) konuşurken hiç olmazsa sırtını bu kütüğe dayasın da biraz daha az yorulsun diye düşündüler ve bunu kabul etmesi için kendilerine niyaz ettiler. Yüksek ahlâkı gereği hiçbir rica ve talebi geri çevirmeyen Resul-ü Kibriya, okuyacağı hutbe ve vaazları bundan sonra bu hurma kütüğüne yaslanarak okumaya başladı. Bu hâl beş sene kadar sürdü. Hicretin sekizinci yılı sonlarında Müslümanların çoğalmış olması, cemaatin kalabalıklaşmış olması sebebiyle cemaatin arka tarafında kalanlar Efendimizin (S.A.V.) o güzel yüzünü iyice göremez oldular. Ve tekrar ricacı olarak dediler ki: Ya Resulullah, size bir minber yaptıralım müsaade buyurursanız, bir kürsü yaptıralım oraya çıkın da, arkada kalanlar da cemalinizi görsünler. Efendimiz, tabi bu ricayı da kabul buyurdu. Saîdeoğulları kabilesinden Said bin As'ın kölesi Bakum, çok iyi bir marangozdu. Bu marangoz üç ayaklı, üç basamaklı ve sırt dayamaya mahsus yeri olan bir kürsü yaptı. Bu ahşap kürsüden Efendimiz (S.A.V.) vaaz etmeye ve hutbelerini okumaya başladı. İşte, Efendimiz (S.A.V.) ilk defa bu kürsüye çıktığında, yani hurma kütüğünden ayrıldığında, biraz evvel Mesnevi lisanından arzetmeye çalıştığım hâdise meydana geldi. O hurma kütüğü herkesin duyabileceği bir şekilde yüksek sesle ağlamaya, inlemeye başladı. Merhamet, şefkat, mürüvvet kaynağı olan Resul-ü Ekrem (S.A.V.) hemen minberden indi ve o ayrılık acısı ile inleyen hurma kütüğüne sarıldı, onu kucakladı, teselli etti. Ashab-ı Kiram'ın ileri gelenlerinden Câbir bin Abdullah Hazretleri bu hâdiseyi anlatırlarken "Efendimiz hurma direğini kucakladığında direk, tıpkı ağlayıp ağlayıp da anasının kucağına çıktığı zaman susan, ama eski ağlamasının tesiriyle nefesi hıçkırıklı olan bir bebek gibi hıçkırıyordu." buyuruyor. Bu hâdise Enes bin Mâlik, Abdullah ibn-i Abbas, Ebu Saidi-l Hudri, Abdullah ibn-i Ömer gibi ashabın büyükleri tarafından da hep anlatılmıştır. Tabiînin ulularından ve tasavvufun önderlerinden Hasan-ı Basrî Hazretleri (K.S.)de bu hâdiseyi sık sık anar ve Yazıklar olsun bize ki Resulullah ( S.A. V) muhabbetinde bir kütük kadar olamadık, diye ağlardı. O, Hasan-ı Basrî böyle söylerse biz ne söyleyelim?

İsterseniz biz hâdiseye dönelim. Efendim, o ahşap minber çeşitli tarihlerde yedi defa tamir edildi, yenilendi. Nihayet Hicretin 578. yılında tamir kabul etmez derecede çürüdü ve yıkıldı. Kalıntısından teberrüken sakal tarakları yapıldı ve dağıtıldı. Daha sonra Mescid-i Saadet'e çeşitli minberler yapıldı. Fakat bugünkü mermer oymalı güzel, zarif minber Sultan III. Murad Hanın, Mescid-i Nebevi'ye hediyesidir; projesi, çizimi de Mimar Koca Sinan'a aittir. Peki, o hurma kütüğü ne oldu? Biz tekrar Mesnevî-i Şerife kulak verelim.

Goft hâhî ki turâ nahl-i konend
Meşrik u garbi zî tû mîbe çinend
Yâ daran âlem hâkat servi koned
Tâ Ter u tâze bîmânî tâ ebed

Resulullah Aleyhisselâtu Vesselam direği kucaklayarak teselli edip susturduktan sonra sordu: Sen bu kurumuş hâlinden yeniden yemiş, meyve verecek hâle dönmek ve yemişinden doğudakilerin de batıdakilerin de yemelerini mi istersin, yoksa öteki âlemde bir cennet selvisi olarak sonsuza kadar hep terü taze kalmak mı istersin?

Goft ân hâhem ki dâim şod bekâş
Bişnev ey gâfıl kem ez çûbi mebâş

Direk dedi ki : Dâima bakî olanı isterim. Yani yeniden canlanmayı değil, âhirette canlanmayı isterim. Ve Hz. Mevlânâ burada bir öğüt veriyor : Bişnev ey gafil Ey gafil kişi dinle, dinle de bir kütükten daha değersiz olma. Yani, ebedî nimetleri elinden kaçıracak kabahatler yapma.

Ân sütün râ defn kerd ender zemîn
Tâ çi merdûn haşr kerdet yevm-u dîn

Ve Resul-ü Kibriya, Din Günü'nde -yani kıyamette- insanlar gibi dirilsin ve ebedî hayatı yaşasın diye o ağacı gömdürdü. Hem nereye gömüldü o ağaç, bilir misiniz aziz dostlar? Resulullahın (S.A.V.) minberinin altına. Ve hâlâ orada. Birkaç adım ötesinde de Resulullah (S.A.V.).

Ağaç hiç ağlar mı? Böyle şey olur mu? diyenler varsa eğer İsra Suresi'nin 44. âyetini inceleyiversinler vesselam.

Ömer Tuğrul İNANÇER

16 Mart 2012 Cuma

Medet ve Şefaat’ın Hükmü Nedir?


BU VİDEO; ÜSTAD ÖMER TUĞRUL’UN ŞEFAAT ve MEDET HAKKINDAKİ DELİLLİ SENEDLİ AYETLİ AÇIKLAMALARINI İÇERİR.  ALLAH TEALA BU GİBİ ZATLARIN SAYISINI ÇOĞALTSIN . AMİN

6 Mart 2012 Salı

Hazret-i Muâviye'yi Kötüleyenin Cezası



İmam-ı Kurtubî rahimehullah diyor ki:

"Eshab arasında birçok muhalefet ve muharebeler olmuştur. Bununla beraber hiç biri diğerinin nifakına hükmetmemiştir. Onların bu husustaki hâlleri, ahkâm babında müctehidlerin hâlleri gibidir. Ya hepsi hakka isabet etmiştir denilir, yahut isabet eden bir tanesidir. Fakat hata eden mazur olur. Çünkü o reyine ve zannına göre muhataptır. İşte bunlardan birine meâzallah bir şeyden dolayı buğzeden kimse âsî olur; tevbe etmesi gerekir."
A. Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Yayınevi, 1983; c.1, Bab:33, s.345.

İmam-ı Malik rahimehullah diyor ki:
"Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem Eshabından birine, mesela Ebû Bekr'e veya Ömer'e veya Osman'a veya Mu’âviye'ye veya Amr ibni Âs'a radıyallahü anhüm söven ve onları kötüleyen bir kimse, eğer yoldan çıkdılar, kâfir oldular dedi ise, bu kimseyi öldürmelidir. Yok eğer başka bir ayıb ve kusur ile kötüledi ise, şiddetli dövmelidir."
İmam-ı Rabbâni, Mektubat; ayrıca bkz. Kâdî Ebu'l-Fadl İyaz, Şifa-i Şerif, Bedir Yay., s. 725.
Şeyhülislâm Ebussu'ud Efendi'nin fetvalarında diyor ki:

488. Mes’ele: "Muâviye hayırlı kişi değildir" dese, şer'an Zeyde ne lâzım olur?
Elcevap: Ta'zîr olunur.

489. Mes’ele: Sahâbe-i kirâmdan Muâviyeye lâ'net eden Zeyde şer'an ne lâzım olur?
Elcevap: Ta'zîr-i beliğ ve hapis lâzımdır.
Kaynak: Mecmu'a-î Fetevâ. Ayrıca bkz. Muhammed Hâdimî, Berika, Kahraman Yayınları, c.2, s. 161.

Hâfız İbni Hacer-i Mekkî rahimehullah naklediyor:
"Ömer bin Abdülaziz rahmetullahi teâlâ aleyh, huzurunda Hazret-i Muâviye'yi gıybet eden bir kişiye üç kırbaç vurdurdu."
Es-Savaikul-Muhrika, Bedir Yayınevi, s. 471.

Daha fazla bilgi için bkz. Kâdî Ebu'l-Fadl İyaz, Şifa-i Şerif, Bedir Yay., s. 724-728. Kitabın bu bölümünün başlığı şöyledir: "Peygamberin sallallahü aleyhi ve sellem Ehl-i beytine, Âline, Ezvacına ve Eshabına sövmek, onlara noksanlık isnad etmek haramdır, bunu işleyen mel'undur"

1 Mart 2012 Perşembe

Evliyaya evliya denmez mi?


Sual: Peygamberlerden başkasına, Evliya veya Cennetlik demenin, yahut Merhum veya Rahmetullahi aleyh demenin, gaibden haber vermek olacağını, bu bakımdan, Abdülkadir-i Geylani hazretlerine veya başka bir zata evliya diyenin kâfir olacağını söylüyorlar. Bunların görüşleri yanlış değil midir?

CEVAP:
Eshab-ı kiramın tamamı Cennetliktir. Herbirine Radıyallahü anh denir. Eshab-ı kiramdan on kişinin, isimleri bildirilerek müjdelenmesi onlara ayrı bir ikramdır. Yoksa Sahabenin tamamı Cennetliktir. Kur'an-ı kerimde mealen, (Hepsine hüsnayı [Cenneti] vâdettik) buyuruluyor. (Hadid 10)

Evliyaya dil uzatmak


Sual: İbni Arabi hazretlerine dil uzatılıyor. Evliyaya dil uzatmak caiz midir?

CEVAP:
İmam-ı Rabbani
hazretleri, Mektubat’da buyuruyor ki:
(Büyüklerimizin beğendiği, büyük bildiği Muhyiddin-i Arabinin, birçok sözlerinin ehl-i sünnete uymaması, şaşılacak şeydir. Hataları keşfinde, kalbde doğan bilgilerde olduğu için, ictihaddaki hatalar gibi bir şey söylenemez. Onu büyük bilir ve severim. Ehl-i sünnete uymayan yazılarını yanlış ve zararlı bilirim.

Sebeplere yapışmak dinimizin emridir

Vehhabiler diyor ki:
Peygamberlerin ve onların yolunda olanların gittikleri yol vesiledir, kendileri vesile değildir. Madde, cisim ve zat, sebep olamaz. Diri olup yanında bulunandan bir şey istemek caizdir. Uzaktakinden ve ölüden istemek, bunları vesile etmek şirktir.

CEVAP
Her şeyi yaratan, yapan yalnız Allahü teâlâdır. Bir şeyi yaratmak için, başka bir mahlukunu vasıta ve sebep yapması, Allahü teâlânın âdetidir. Allahü teâlânın bir şeyi yaratmasını isteyenin, o şeyin yaratılmasına vesile olan sebebe yapışması lazımdır. Peygamberler hep sebeplere yapışmışlardır.

Allahü teâlâ sebebe yapışmayı övmektedir. Peygamberler sebeplere yapışmayı emir etmektedir. Dünyadaki olaylar, hadiseler de, sebebe yapışmanın lazım olduğunu göstermektedir. Bir şeye kavuşmak için, o şeyin sebebine yapışılır. O sebebi, o şeye sebep yapan ve insanın o sebebe yapışmasını sağlayan, o sebebe yapıştıktan sonra, o şeyi yaratan, hep Allahü teâlâ olduğuna inanmak lazımdır. Böyle inanan bir kimse, bu sebebe yapışmakla, o şeye kavuştum diyebilir. Bu sözü, o şeyi sebep yarattı demek değildir. Allahü teâlâ, o şeyi bu sebeple yarattı demektir.

Mesela (içtiğim ilaç ağrımı kesti), (Seyyidet Nefise hazretlerine adak yapınca, hastam iyi oldu), (Çorba beni doyurdu), (Su, hararetimi giderdi) sözleri, bu şeylerin hep vesile ve vasıta olduklarını göstermektedir. Bunlar gibi konuşan müslümanların, yukarıda bildirdiğimiz gibi inandıklarını düşünmek lazımdır. Böyle düşünene kâfir denemez. Vehhabiler de, diri olandan, yanında bulunandan bir şey istemek caizdir diyor. Birbirlerinden ve hükümet memurlarından çok şey istiyorlar. Vermeleri için yalvarıyorlar. Uzakta olandan ve ölüden istemek şirktir. Diriden istemek şirk olmaz diyorlar. Ehl-i sünnet âlimleri ise, birisi şirk olmayınca, öteki de şirk olmaz diyor. Aralarında fark yoktur diyor.

29 Şubat 2012 Çarşamba

Tasavvufun dinimizdeki yeri nedir?

Sual: Vehhabiler ve bunlara aldanan bazı bid’at ehli, evliyanın yolunu yani tasavvufu, tarikatı kastederek, bunların sonradan çıktığını, bid'at olduğunu söylüyorlar. Tasavvufun dinimizdeki yeri nedir?

CEVAP
Bu hususta Muhammed Masum-i Faruki hazretleri buyuruyor ki:

Zahirdeki kemalatın ve manevi makamların hepsi Resulullah efendimizden gelir. Zahirdeki kemalata, yükselmeye sebep olan emirlerini, yasaklarını bizlere din âlimleri bildirdi. Kalbin, ruhun temizlenmesine yarayan gizli bilgileri ve kalb işlerini tasavvuf büyükleri bize ulaştırdı. Kalbe ve bedene yarayan bilgilerimizin hepsi Resulullahtan gelir.

Hazret-i Ömer vefat edince, oğlu Hazret-i Abdullah, (İlmin onda dokuzu gitti) buyurdu. Bazılarının bu söze şaştığını görünce, (Dediğim ilim, herkesin bildiği abdest ve gusül gibi bilgiler değil, Allahü teâlâyı tanıtan bilgilerdir) buyurdu.

Tasavvuf, Resulullahın yolunu gösterir. Tasavvuf büyükleri, kendi hocaları vasıtası ile Resulullaha bağlanmıştır. O büyüklerin çalışma usulleri, sonradan uydurulmuş şeyler değildir. Fena, beka, cezbe, süluk, seyr-i ilallah ve benzerleri gibi isimler, sonradan verilmiş ise de, bu isimlerin bildirdikleri şeylerin hepsi Resulullah efendimizden gelmektedir.

Nefahat kitabında bildirildiği gibi, fena, beka gibi isimleri ilk bildiren zat, Ebu Said-ül Harraz’dır. Zikir de, Resulullahtan gelmiştir. Resulullah efendimiz, peygamber olduğu bildirilmeden önce, mübarek kalbi ile zikretmiştir. Resulullahın çok zaman sükut ettiği, sessiz, düşünceli durduğu; dost, düşman her tarihçinin kitabında yazılıdır. Bu halde bulunmak, isimleri sonradan çıkan şeylerin Resulullahta da bulunduğunu göstermektedir. Bu isimler, hadis-i şerifleri açıklamak için konulmuştur. Mesela tefekkür; fikri, bâtıldan hakka doğru çevirmek olup, (Az bir zaman tefekkür etmek, bin sene nafile ibadet yapmaktan daha faydalıdır) hadis-i şerifinden alınmıştır.

Eğer, (Tasavvuftaki usuller, vazifeler, kazançlar Resulullahtan gelmiş olsaydı, ayrı ayrı tasavvuf yolları ve tasavvuf sarhoşluğu, dine uygun görünmeyen şeyleri söylemek olmazdı) denirse, böyle değişik sözler ve hâller, insanların istidatlarının, başka başka olmasından ileri gelmektedir. Resulullahtan gelen nisbette, feyzde ve tesirde hiç değişiklik yoktur. Bunun çeşitli insanlara, çeşitli mizaçlara tesiri başka başka olmaktadır. Bir insanın bile çeşitli zamanlardaki hâli, mizacı başka başka oluyor.

Bütün kemalat, Resulullahtan gelmektedir. Fakat herkesin yaratılışına, hazırlığına göre, başka başka tesir etmektedir. Resulullah efendimiz hayatta iken de, herkesin istidadına göre konuşur, mana ve esrarı başka başka sunardı. Resulullah efendimiz, Hazret-i Ebu Bekir’e ince bilgiler anlatırken, yanlarına Hazret-i Ömer gelince, sözü değiştirdi. Sonra Hazret-i Osman gelince, sözü daha da değiştirdi. Hazret-i Ali geldi, başka türlü anlatmaya başladı. Çünkü, her birinin istidadı başka başka idi. (5/59)

Lâ ilâhe illallah demek
Tasavvufta en çok, Lâ ilâhe illallah kelime-i tayyibesi söylenir. (Sözlerin, zikirlerin efdali, en faydalısı, lâ ilâhe illallah demektir) hadis-i şerifi güneş gibi her yerde ışık salmakta iken, bunu söylemek, sonradan meydana çıkmış denilebilir mi? Tasavvuf demek, sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bid’atlerden sakınmak demektir.

O halde, tasavvuf zaman-ı saadette yok idi, sonradan meydana çıktı, diyen kimse, sünnet-i seniyyeyi yıkmak isteyen bir İslam düşmanı değilse; menfaat sağlamak, cahilleri aldatmak için şeyhlik perdesi altında İslam’a yakışmayan kötülükleri yapanları anlatmak istiyordur. Böyle tasavvufçular ne kadar çok kötülense yeridir. Bu kötü kimseler, Müslüman göründükleri için, Müslümanlık kötülenebilir mi? Talebesine kötülük yapan öğretmen var diye, öğretmenlik mesleğine kötü damgası basılabilir mi? Evet, bazı cahiller, ahlaksızlar [ve misyonerler] şeyh şekline girdi. Tasavvuf adı altında her kötülüğü yapanlar oldu. Fakat bunlara bakarak, Resulullahın sünnetine yapışan, her kötülükten sakınan Allah adamlarına dil uzatmak pek yanlıştır.

Tasavvuf ehli buyuruyor ki:
İyi olan da, kötü olan da, iyilik yapabilir. Kötülük yapmamak ise, ancak Allah adamlarının özelliğidir. Sıddıklar günah işlemez. (Mektubat-ı Masumiye 2/106)

Allahü teâlâya kavuşmak, Allahü teâlâya yaklaşmak, Allahü teâlâyı tanımak, Allahü teâlâyı sevmek, feyz almak, nurlanmak, ârif olmak, ilm-i bâtın sahibi olmak gibi şeyler, hep kalb ile olur. Bunlara akıl eremez, anlayamaz. Allahü teâlâ, her şeye kavuşmak için bir sebep yaratmıştır. Bir şeye kavuşabilmek için, o şeyin sebebine yapışmak lazımdır. Bildirdiğimiz şeylere kavuşmanın sebebi, kalbi masivadan temizlemektir. Mahlukların varlığını, sevgisini kalbden çıkarmaktır. Buna, (Fena-i kalbi) denir. Kalb, Allah’tan başka her şeyi tam unutursa, yukarıda bildirdiğimiz şeyler, kendiliğinden kalbe dolar. Kalb, görülmeyen, tutulmayan bir şeydir. Yani madde değildir. Yer kaplamaz. Yürek dediğimiz et parçası ile ilgisi vardır. Aklın, dimağ [Beyin] ile olan ilgisi gibidir. Bir şişeye hava sokmak için uğraşmak lazım değildir. Sıvıyı boşaltmak lazımdır. Şişedeki sıvı boşaltılınca, hava kendiliğinden girer. Kalb de böyledir. Mahlukların sevgisi, hatta düşünceleri kalbden çıkarılınca, Allah sevgisi, feyz, nur, marifet, kendiliğinden kalbe gelir. Kalbi mahluklardan temizlemeye sebep de, Ehl-i sünnet itikadı, haramlardan sakınmak, farzları ve nafile ibadetleri yapmaktır. Nafile ibadetlerden, tesiri en çok ve süratli olanı, zikir yapmak ve Allahü teâlânın Velilerinden biri ile beraber bulunmaktır.

Feyz almak için, bu feyze kavuşmuş olan salih bir kimseyi bulmak, onu sevmek, onun yanında yetişmek lazımdır. Vehhabi Feth-ül mecid kitabı da, bunun lazım olduğunu bildiriyor. 335. sayfasında, (Allahü teâlâyı sevmeye kavuşturan on sebepten dokuzuncusu, Allah’ın sadık olan sevenlerinin yanında bulunmaktır. Onların sözlerini dinleyip faydalanmaktır. Onların yanında az konuşmaktır) diyor. Böyle salih kullara Mürşid-i kâmil veya Rehber denir.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Her şeyin bir kaynağı vardır. Takvanın kaynağı, âriflerin kalbleridir.) [Taberani]

(Salihleri anmak, günahları temizler.) [Deylemi]

(Âlimin yanında bulunmak ibadettir.) [Deylemi]

(Âlimin yüzüne bakmak ibadettir.) [Deylemi]

(Zikir, sadakadan daha faydalıdır.) [ibni Hibban, Beyheki]

(Zikir, nafile oruçtan daha hayırlıdır.) [Deylemi, Beyheki]

(Her hastalığın şifası vardır. Kalbin şifası, Allahü teâlâyı zikretmektir.) [Deylemi, Beyheki, Münavi]

(Derecesi en yüksek olanlar, Allahü teâlâyı zikredenlerdir.) [Beyheki]

(Allahü teâlâyı çok zikredeni, Allahü teâlâ sever.) [Beyheki]

Tasavvuf, zikretmek ve ârifleri hatırlamak, onları sevmek ve Resulullahın yoluna yapışmaktır. Bu ve benzeri hadis-i şerifler ve bunların çıkarılmış oldukları âyet-i kerimeler, tasavvufu emretmektedir. Böyle tasavvuf kötülenebilir mi?

Allah’a kavuşturan yollar:

Sual: Kitaplarda, Nakşi veya Kadiri yoluyla Allah’a kavuşanların olduğu yazılı. Allah’a kavuşturan yol çok mudur?

CEVAP
Necmeddin-i Kübra hazretleri, (İnsanları Allahü teâlâya kavuşturan yollar, insan sayısı kadar çoktur) buyurdu. Bu söz, talipleri yetiştirmek yolunu bildiriyor; yoksa itikatlarında hiçbir ayrılık yoktur. Bütün Evliyanın itikatları, imanları birdir. Hepsi, Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadındadır. Sanat sahiplerinin çeşitli iş kollarına ayrılmaları da, öyle rahmettir; fakat itikatta ayrılmak, parçalanmak, böyle değildir. Resulullah efendimiz, (Cemaat rahmettir. Ayrılık azaptır) buyurdu. (M. Nasihat)

Her şeyden, her mahlûktan Allahü teâlâya giden bir yol vardır; çünkü her mahlûkun kendisi ve sıfatları Onun kudretinin eseridir. Bu eserlerin sahibini bulan zeki bir kimse, o yolu ve o manevi bağı görür, anlar. Allahü teâlânın rızasına, marifetine götüren yollar, mahlûkların nefesleri kadardır, sözü de doğrudur. Bu yolların hepsinden vasıl olmak, ahkâm-ı İslamiye’yi yapmaya bağlıdır. Bütün yolların başlangıcı İslamiyet’tir. Yani İslamiyet, bir ağacın gövdesine benzer. Bütün tasavvuf yolları, bu ağacın dalları, damarları, filizleri, yaprakları ve çiçekleri gibidir. (Mektubat-ı Masumiyye)

Bu büyüklerin kitaplarını okumak, sohbetin yarısıdır. Yani büyük bir zatın kitabını severek okuyan kimse, sohbetinde bulunmuş gibi ondan faydalanır

islamalimleri.de