12 Aralık 2012 Çarşamba
Ebubekir Sifil İle Mezhebsizlik Fitnesi Üzerine
Gülistan: Kıymetli hocam, bazı kimselerin “Mezhepler nasıl ortaya çıkmıştır? Mezhepler niçin vardır? Ya da “Mezhebler olmasaydı ne olurdu?” sorularına muhatap oluyoruz. Bu soru nasıl cevaplandırılmalıdır?
Ebubekir Sifil: Bismillâhirrahmânirrahîm. Aslına bakarsanız, yaygın olarak bilinen anlamda mezhepler için ‘ortaya çıkma’ tabirini kullanmak doğru değildir. Zira biz bu tabirle, önceden mevcut olmayan bir şeyin, belli bir dönemden sonra varlık sahnesine çıkmasını anlatırız.
Ebubekir Sifil Hoca'dan Risalei Nur Değerlendirmesi
Soru: "Risalet-ün
Nur sair te'lifat gibi ulûm ve fünundan ve başka kitablardan alınmamış.
Kur'andan başka me'hazı yok, Kur'andan başka üstadı yok, Kur'andan başka mercii
yoktur. Te'lif olduğu vakit hiçbir kitab müellifinin yanında bulunmuyordu.
Doğrudan doğruya Kur'anın feyzinden mülhemdir ve sema-i Kur'anîden ve âyâtının
nücumundan, yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor."
Yukarısı 1. Şua'dan iktibas
edilmiştir. Malumunuz bu gün sünneti red eden bir güruh-i la yuflihun mevcut.
Bazıları Ehl-i Sünnet adına yola revan olup, kaş yapayım derken göz
çıkarıyorlar. Said Nursi'nin yukarıdaki yazısında, benim mehazım sadece
Kur'an'dır derken, bu sözden de Sünneti red ettiği anlamını çıkarıp, o da Ehl-i
Sünnet değildir diyenler var. Açıkça mehazım Kur'an demek, Sünnete ihtiyacım
yok, risalelerimde Sünneti baz almadım demektir diyorlar. Said Nursi burada ne
demek istemiştir? Yukarıdaki alıntı için, Said Nursi sünneti red ediyor diyen iddia
sahipleri haklımıdır?
Soru: Malumu-u aliniz
edille-i şer'iyye dörttür ve bizi bunlar bağlar. Mezhebimizin hükmü bağlar.
İlham ise veliye münhasırdır, Kur'an ve Sünnetle çelişmediği müddetçe kendisi
için delil, senet olabilirse de ümmeti bağlamaz. İlham sahibini bağlar, bizi
değil. Zira bizi mezhebimizin içtihatları bağlar. Birisi çıkıp dese ki, ilham
bizi bağlamaz ise risale-i nur külliyatı da ilhamdır, o da bizi bağlamaz, ne
cevap verebiliriz bu soruya?
Cevap:
Birbiriyle yakın ilişkisi
dolayısıyla bu iki soruya tek başlık altında cevap vermek uygun olacak.
İlk sorudaki alıntı, Resail-i
Nur'un telifi esnasında müellifinin yanında Kur'an'dan başka herhangi bir kitap
veya kaynak olmadığını anlatmaktadır. Adı geçen eserin pek çok yerinde, bu
eserin, müellifinin kalbine gelen ilhamların neticesi olarak ortaya çıktığını
anlatan ifadelere rastlanır.
Ancak ne bu durum, ne de soruda
alıntılanan ifade, Said Nursi merhumun "Kur'an dışında başka bir kaynak
tanımayız" diyerek Sünnet'e başkaldıranlarla aynı safta görülmesini mümkün
kılar. Adı geçen eserinin pek çok yerinde Sünnet-i Seniyye'ye yaptığı vurgu bu
söylediğimi doğrulamaktadır. Hatta her vesileyle kendisini Ehl-i Sünnet olarak
tanımlaması da burada mutlaka altı çizilmesi gereken bir diğer önemli noktadır.
Şu halde Said Nursi Sünnet'i
reddediyor diyenlerin haklı olduğunu söylemek mümkün değildir.
İkinci soruda yer alan meseleye
gelince; soru sahibinin de belirttiği gibi, ilhamın –Kur'an, Sünnet ve Şer'î
ilkelere aykırı düşmediği sürece– ancak sahibini bağlayabileceğini söylemek
gerekir. Dolayısıyla Resail-i Nur'un ilham mahsulü olduğu kabul edilecekse,
orada söylenenlerin de ancak müellifini bağlayabileceği de kabul
edilmelidir.
Ancak bu eserde –Kur'an ayetleri
dışında– hadislere ve ulema akvaline de yer verildiği vakıası göz önünde
bulundurulduğunda, onun mahza ilham mahsulü olduğunu söylemenin doğru olmadığı
ortaya çıkmaktadır. Said Nursi merhumun hapishane hayatı öncesinde geçirdiği
tahsil döneminden aklında kalanların ilham kapsamına sokulamayacağı açık
olduğuna göre, birinci soruda iktibas edilen ifadelerin mutlak anlamda
alınmasının doğru olmadığını söylemek durumundayız.
Sonuç olarak Resail-i Nur da
diğer eserler gibi bir "beşer"in kaleminden çıkmıştır. Bu yönüyle
içinde hata bulunması normal, hatta kaçınılmazdır. Gerek eseri, gerekse
müellifini "lâ yuhti" olarak görmek de, tamamen değersiz addetmek de
yanlıştır.
Milli Gazete - 23 Kasım 2004
16 Ekim 2012 Salı
Dinler Ararası Diyalog Nedir?
“Dinlerarası diyalog, Papalığın II.
Vatikan Konsili’nin 4. oturumunda kabul edilen, “Nostra Aetate” diye maruf
Konsil metninde aktarılan ve 28 Ekim 1965′te Papa VI. Paul’un onayıyla ilan
edilen, “Papalığın 3. bin yıl hedefi olarak açıkladığı Asya’nın
hristiyanlaştırılması projesi’nin bir yöntemidir. Papalığın “çağdaş
hristiyanlaştırma ve misyonerlik usulü’ dür.”
( Kaynak; John W. O’Malley,
“Reform, Historical Conciousness And Vatikan li’s Aggiornamento, Theological
studies, 1971 xxx11/4; M. Raukanen, The catholic Doctrin of Non-Christian
Religions According to the Second Vatikan Council, New york 1992, 35; The
Second Vatikan Council, Nostra Aetate, 1-4)
Papalığın, dinlerarası diyalog adı
altındaki böylesi bir “Asya’yı hıristiyanlaştırma projesi”nin “gönüllü bir parçası olmak”, İslâm akaidine göre
Müslüman’a zarar verir mi?
İslâm akaidi ve Ehl-i Sünnet esaslarına göre; Papalığın
böylesi bir “hristiyanlaştırma projesi ve misyonunun gönüllü bir parçası olan”
herhangi bir Müslüman, mürted olur,İslâm dairesinin dışına çıkar, küfre düşer.
Bu küfrü irtikab ettiği ana kadar, yaptığı tüm ibadet ve hayırlı amelleri boşa
çıkar, müflis olur. Evli ise nikahı düşer.
(A.Z.Gümuşhanevî, Cami’ül Mütün
,c.1, Elfaz-ı Küfür, b.2)
Hristiyanlık gibi İslâm’dan gayri bir din edinen kimseyi küfre düşmüş saymayan kişi veya onların küfürde oldukları hususunda şek:-şüphe içinde olan kişi yahut da onların manevi gidişatının doğru olduğu kanaatini taşıyan kişi İslâm’dan çıkmış olur, küfre düşer.
(Muhammed b. ismail er-Reşid
,Tehzib’ü Risalet’il Bedri’r-Reşîd fi Elfâz’il Mükeffirat, vr 12, Yahya bin Ebi
Bekr, Esir’ul -Melahide vr 11b]
Nisa Suresi 115: “Kim Kendisi için doğru yol belli olduktan
sonra,(Hz. Muhammed) karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola tabi
olursa, onu o saptığı yönde bırakırız ve cehenneme Sürükleriz ; o ne kötü
biryerdir.”
Nisa Suresi 13-14: “Bunlar, Allah’ın (koyduğu) sınırlardır. Kim kendisi için yol belli olduktan sonra Peygambere (Hz. muhammede)’ine itaat ederse Allah onu, ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; onlar orada devamlı kalıcıdırlar ; işte büyük kurtuluş budur.”
“Kim de Allaha ve Peygamberi (Hz. Muhammed) ‘ine karşı
isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, ebedi kalacağı bir ateşe sokar
;onun için alçaltıcı bir azab vardır.”
Cin Suresi 23-24: “Artık kim Allah’a ve Resulü (Hz.
Muhammed)ine karşı gelirse, bilsin ki ona, (kendi gibilerle birlikte) içinde
ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.”
Muhammed Suresi 32-33-34: “İnkâr edenler, insanları Allah yolundan
alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber (Hz.
Muhammed)’e karşı gelenler, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah onların
yaptıklarını boşa çıkaracaktır.”
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber (Hz Muhammed)’e itaat edin ki amellerinizi boşa çıkarmayın. Zira inkâr edip Allah yolundan alıkoyanları ve de kâfir olarak ölenleri Allah asla bağışlamaz.”
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber (Hz Muhammed)’e itaat edin ki amellerinizi boşa çıkarmayın. Zira inkâr edip Allah yolundan alıkoyanları ve de kâfir olarak ölenleri Allah asla bağışlamaz.”
Fetih Suresi 28-29: “Bütün dinlere üstün kılmak üzere,
Peygamberi (Hz. Muhammed)’ini hidayet ve Hak din ile gönderen O’dur. Buna şahit
olarak Allah yeter; Muhammed Allah’ın elçisidir. O (Hz. Muhammed)’in
beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı onurlu, kendi aralarında
merhametlidirler.”
“Ehl-i Kitap ile amentüde
ittifakımız vardır” inancını taşımanın veya
gönüllü olarak bu ifadeyi kullanmanın itikadî hükmü nedir?
Böyle bir inancı taşıyan ve ikrar eden Müslüman, İslâm
akaidi ve Ehl-i Sünnet esaslarına göre mürted olur, İslâm dairesinin dışına
çıkar, küfre düşer. Böyle bir inanç, Hakk’ı batılın seviyesine indirmek, Hakk’ı
batıl ile karıştırmak, ilahi olan ile muharref olanı aynı kefeye koymak ve
eşitlemektir ki, İslâm akaidi, Ehl-i Sünnet esasları ve bizzat Kur’an-ı
Kerim’in ikaz edici beyanlarına göre bu küfürdür.
( A.Z. Gümüşhanevî, Cami’ül Mütûn,
c.1, Elfaz-ı Küfür, b. 2; Muhammed b. İsmail er-Reşîd, Tehzib’ü Risalet’il
Bedri’r-Reşîd fi Elfâz’il Mükeffırat, vr 12, Yahya bin Ebi Bekr,
Esir’ul-Melahide, vr 11 b )
Bir kimse, ehl-i kitap ile amentüde ittifakın var olduğuna inanırsa, hatta kiliselerin Allah’ın evleri olduğuna, orada Allah’a kulluk yapıldığına, Yahudi ve Hristiyanların yaptıklarının Allah’a kulluk, O’na ve Rasulüne itaat olduğuna inanırsa, Allah’ın da bu yapılanlardan hoşnut ve memnun kaldığına itikad ederse kafir olur. Ehl-i zimmeti (gayr-i müslimlerî) kiliselerinde ziyaret etmenin Allah’a yakınlık vesilesi olduğuna itikad eden kimse, İslâm dininden çıkar, mürted olur.
( Muhammed b. İsmail er-Reşîd,
Tehzib’ü Risalet’il Bedri’r-Reşîd fi Elfâz’il Mükeffırat, vr 12, Yahya bin Ebi
Bekr, Esir’ul-Melahide, vr 11 b )
Al-i Imran Suresi 19: “Allah katında yegâne Hak Din Islâmdır.”
Al-i İmran Suresi 85: “Herkim İslam’dan başka birdin ararsa,
bilsin ki, (o din) ondan asla kabul edilmeyecektir; o kimse, ahirette hüsrana
uğrayanlardan olacaktır.”
Al-i İmran, 100: “Ey iman edenler, Ehl-i kitaptan herhangi
bir gruba tabi olursanız, sizi imanınızdan sonra çevirip kâfir yaparlar.”
Ahirette kurtuluş için Hz. Muhammed’e (sav) inanmaya hacet yoktur; Kelime-i Tevhid’in ikinci rüknü olan “Muhammedu’r Rasûlullah” kısmını ikrar bir kemal mertebesidir, cennetlik olma için bunu ikrar ve buna iman etmek lüzumlu değildir demenin hükmü nedir?
Böyle bir inancı taşımak ve yaymak, İslâm akaidine göre,
Müslüman’ı dinden çıkartır, mürted yapar, küfre düşürür.
(A.Z. Gümüşhanevî, Camîül Mütûn,
c.1, Elfaz-ı Küfür, b. 2; Muhammed b. İsmail er-Reşîd, Tehzib’ü Risalet’il
Bedri’r-Reşîd fi Elfâz’il Mükeffirat, vr 12, Yahya bin Ebi Bekr,
Esir’ul-Melahide, vr 11 b )
Ehl-i Kitap’tan herhangi bir gruba
tâbi olmanın, dinen mahzuru var mıdır?
Ehl-i kitaptan herhangi bir gruba tâbi olmak, Kur’an-ı
Kerim’e ve İslâm akaidine göre Müslüman’ı dinden çıkartır, imandan sonra kafir
yapar
( A.Z. Gümüşhanevî, Camrül Mütûn,
c.1, Elfaz-ı Küfür, b. 2; Muhammed b. İsmail er-Reşîd, Tehzib’ü Risalet’il
Bedri’r-Reşîd fi Elfâz’il Mükeffirat, vr 12, Yahya bin Ebi Bekr,
Esir’ul-Melahide,vr11 b.)
Al-i İmran, 100: “Ey iman edenler, Ehl-i kitaptan herhangi
bir gruba tabi olursanız, sizi imanınızdan sonra çevirip kâfir yaparlar.”
Maide Suresi 51-52-53-54-55-56: “Ey iman edenler! Yahudileri ve
Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizde HER
kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler
topluluğuna yol göstermez.”
“Kalblerinde hastalık bulunanların: “Başımıza (küresel) bir felâketin gelmesinden korkuyoruz” diyerek onların arasına koşuştuktan görürsün. Umulur ki Allah bir fütuhat, yahut katından bir emir getirecek de onlar , içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklardır “
“(O zaman) iman edenler: “Bunlar mıdır sizinle beraber olduklarına bütün güçleriyle yemin edenler?” diyeceklerdir. Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştirde kaybedenlerden olmuşlardır.”
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) muhakkak Allah, sevdiği ve kendisini seven, müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir topluluk getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfü ve ilmi geniştir.”
“Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah’tır, Resulü (Hz. Muhammed)’dir ve de şu iman edenlerdir ki onlar Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılar, zekâtı verirler.”
“Kim Allah’ı, Resulü (Hz. Muhammed)’ini ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.”
“Kalblerinde hastalık bulunanların: “Başımıza (küresel) bir felâketin gelmesinden korkuyoruz” diyerek onların arasına koşuştuktan görürsün. Umulur ki Allah bir fütuhat, yahut katından bir emir getirecek de onlar , içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklardır “
“(O zaman) iman edenler: “Bunlar mıdır sizinle beraber olduklarına bütün güçleriyle yemin edenler?” diyeceklerdir. Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştirde kaybedenlerden olmuşlardır.”
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) muhakkak Allah, sevdiği ve kendisini seven, müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir topluluk getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfü ve ilmi geniştir.”
“Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah’tır, Resulü (Hz. Muhammed)’dir ve de şu iman edenlerdir ki onlar Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılar, zekâtı verirler.”
“Kim Allah’ı, Resulü (Hz. Muhammed)’ini ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.”
8 Ekim 2012 Pazartesi
Vehhabi Vahşeti
Şaka gibi: Suudi Arabistan Eğitim Bakanlığı,
itfaiye ekiplerinin yangın esnasında kız çocuklarını kurtarmalarına izin verdi.
Yangından kız kurtarmak artık serbest!
Suudi Arabistan'da itfaiye erlerinin kadınları kurtması hakkındaki yasak kaldırıldı
Mekke’de 8 yıl önce 15 kız çocuğu, din polisi yangından kaçmalarına izin vermediği için hayatını kaybetmişti.Suudi Arabistan din polisi, Mekke’de 2002 yılında bir okulda çıkan yangından kaçmaya çalışan 15 kız çocuğunun dinî kurallara uygun giyinmedikleri için dışarı çıkmalarına izin vermemiş, bu yüzden de kız çocukları yanarak can vermişti.
‘Suudi Gazete’nin haberine göre, Suudi Arabistan Eğitim Bakanlığı olaydan 8 yıl sonra gerekli dersleri çıkararak, bundan böyle kız çocuklarının da okullarda meydana gelen yangınlar sırasında itfaiye erlerince kurtarılmasına izin verdi.
Gazetenin haberine göre eğitim bakanlığı, okullara bir genelge yollayarak, kız çocuklarının da acil durumlarda kurtarılabilmesi için, itfaiye ekiplerine yardımcı olunmasını istedi.
KIYAFETLERİ UYGUN DEĞİL DİYE YANMALARINA GÖZ YUMULDU
Görgü tanıklarının ifadelerine göre, 2002′de Mekke’deki kız okulunda meydana gelen yangında din polisleri binadan çıkmayı başaran kız çocuklarını, dinî kurallara uygun kıyafet giymedikleri için döverek yanan binaya geri göndermişti. Öğrencileri kurtarmaya çalışan itfaiyecilere de, kızlara dokunmalarının günah olduğu gerekçesiyle okula girmelerine izin verilmemişti.
Yangından kız kurtarmak artık serbest!
Suudi Arabistan'da itfaiye erlerinin kadınları kurtması hakkındaki yasak kaldırıldı
Mekke’de 8 yıl önce 15 kız çocuğu, din polisi yangından kaçmalarına izin vermediği için hayatını kaybetmişti.Suudi Arabistan din polisi, Mekke’de 2002 yılında bir okulda çıkan yangından kaçmaya çalışan 15 kız çocuğunun dinî kurallara uygun giyinmedikleri için dışarı çıkmalarına izin vermemiş, bu yüzden de kız çocukları yanarak can vermişti.
‘Suudi Gazete’nin haberine göre, Suudi Arabistan Eğitim Bakanlığı olaydan 8 yıl sonra gerekli dersleri çıkararak, bundan böyle kız çocuklarının da okullarda meydana gelen yangınlar sırasında itfaiye erlerince kurtarılmasına izin verdi.
Gazetenin haberine göre eğitim bakanlığı, okullara bir genelge yollayarak, kız çocuklarının da acil durumlarda kurtarılabilmesi için, itfaiye ekiplerine yardımcı olunmasını istedi.
KIYAFETLERİ UYGUN DEĞİL DİYE YANMALARINA GÖZ YUMULDU
Görgü tanıklarının ifadelerine göre, 2002′de Mekke’deki kız okulunda meydana gelen yangında din polisleri binadan çıkmayı başaran kız çocuklarını, dinî kurallara uygun kıyafet giymedikleri için döverek yanan binaya geri göndermişti. Öğrencileri kurtarmaya çalışan itfaiyecilere de, kızlara dokunmalarının günah olduğu gerekçesiyle okula girmelerine izin verilmemişti.
Peygamber Düşmanı Vehhabiler
Sual: Selefi meşrepli (vehhabi)
biri, "Şefaat ya Resulallah demek şirktir,
çünkü Peygamber ölüdür" dedi. "Allah yolunda ölenlere ölü demeyin,
onlar diridir ve rızıklandırılır" diye âyet yok mu dedim. "O âyet şehitler içindir, Peygamber ölüdür" dedi. Peygamberimiz, şehitlerden üstün değil mi?
Peygamberimiz Allah yolunda değil mi? Şehitlere ölü denmezse Peygamberimize
nasıl ölü denir? dediysem de, Peygamber de ölüdür diye ısrar etti. Ölen beden
değil mi? Ruhlar ölür mü?
CEVAP
Dedikleriniz çok doğrudur. Elbette, şehidlerin ruhu ölmez de, âlemlere rahmet olarak gönderilen Resulullah'ın ruhu ölür mü? Ruh ölmez, kâfirlerin ruhu da ölmez. Peygamberin Allah yanında bir şehid kadar da kıymeti yok mu?
Şehid Cennette rızıklandırılıyor da, Peygamber niye rızıklandırılmasın? Peygamber hâşâ Allah yolunda olmazsa, şehid Allah yolunda nasıl olur?
Peygamber diri olmazsa şehid nasıl diri olur? Peygamber işitmezse, şehid nasıl işitir? Hâlbuki şehidin, Müslümanlığı da, şehidliği de, bu Peygambere iman etmesine bağlıdır.
Şehidler Allah yolunda da, hâşâ Peygamberler, başka yolda mıdır? Resulullah, son hastalığında, (Hayber’de yediğim zehirli etin acısını hâlâ hissediyorum. Zehrin tesirinden aort damarım, bıçak gibi kesiliyor) buyurdu. (Buhari)
İbni Mesud hazretleri ve diğer Eshab-ı kiram, (O zehirli etin tesiriyle Resulullah şehid oldu) buyurdu. Peygamberlik şehitlikten üstündür. Fakat şehid olmak da ayrı bir nimettir. Allahü teâlâ Resulüne bu nimeti de vermek için son hastalığında bu zehrin etkisini göstermiştir. (Mevahib-i ledünniyye)
İki hadis-i şerif meali şöyledir :
(Her Peygamber, kabrinde diri olup namaz kılar.) [Beyheki, Ebu Ya’la]
(Peygamberlerin vücudunu toprak çürütmez. Bir mümin salevat okuyunca, bir melek bana haber verir.) [İbni Mace, Ebu Davud]
İki âyet-i kerime meali şöyledir:
(Peygamber, müminlere kendi canlarından üstündür.) [Ahzab 6]
(Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Resulünü hidayet ve hak dinle gönderen Odur.) [Fetih 28]
Bu iki âyetten anlaşıldığı gibi, Peygamberimizin dini diğer dinlerden üstün olduğu gibi, kendi de herkesten üstündür. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Ben bütün insanların seyyidiyim, efendisiyim.) [Buhari]
Peygamber efendimiz, bütün peygamberlerden ve bütün insanlardan üstün de, şehitlerden üstün değil midir? Herkesten üstün olan bir Peygamber için ölü demek çok alçakça bir iftiradır.
Dedikleriniz çok doğrudur. Elbette, şehidlerin ruhu ölmez de, âlemlere rahmet olarak gönderilen Resulullah'ın ruhu ölür mü? Ruh ölmez, kâfirlerin ruhu da ölmez. Peygamberin Allah yanında bir şehid kadar da kıymeti yok mu?
Şehid Cennette rızıklandırılıyor da, Peygamber niye rızıklandırılmasın? Peygamber hâşâ Allah yolunda olmazsa, şehid Allah yolunda nasıl olur?
Peygamber diri olmazsa şehid nasıl diri olur? Peygamber işitmezse, şehid nasıl işitir? Hâlbuki şehidin, Müslümanlığı da, şehidliği de, bu Peygambere iman etmesine bağlıdır.
Şehidler Allah yolunda da, hâşâ Peygamberler, başka yolda mıdır? Resulullah, son hastalığında, (Hayber’de yediğim zehirli etin acısını hâlâ hissediyorum. Zehrin tesirinden aort damarım, bıçak gibi kesiliyor) buyurdu. (Buhari)
İbni Mesud hazretleri ve diğer Eshab-ı kiram, (O zehirli etin tesiriyle Resulullah şehid oldu) buyurdu. Peygamberlik şehitlikten üstündür. Fakat şehid olmak da ayrı bir nimettir. Allahü teâlâ Resulüne bu nimeti de vermek için son hastalığında bu zehrin etkisini göstermiştir. (Mevahib-i ledünniyye)
İki hadis-i şerif meali şöyledir :
(Her Peygamber, kabrinde diri olup namaz kılar.) [Beyheki, Ebu Ya’la]
(Peygamberlerin vücudunu toprak çürütmez. Bir mümin salevat okuyunca, bir melek bana haber verir.) [İbni Mace, Ebu Davud]
İki âyet-i kerime meali şöyledir:
(Peygamber, müminlere kendi canlarından üstündür.) [Ahzab 6]
(Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Resulünü hidayet ve hak dinle gönderen Odur.) [Fetih 28]
Bu iki âyetten anlaşıldığı gibi, Peygamberimizin dini diğer dinlerden üstün olduğu gibi, kendi de herkesten üstündür. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Ben bütün insanların seyyidiyim, efendisiyim.) [Buhari]
Peygamber efendimiz, bütün peygamberlerden ve bütün insanlardan üstün de, şehitlerden üstün değil midir? Herkesten üstün olan bir Peygamber için ölü demek çok alçakça bir iftiradır.
7 Ekim 2012 Pazar
Said Nursi'nin Övdüğü Cevşen Nedir?
Said Nursî ve şakird’leri,
Cevşenü’l-Kebîr veya Cevşenü’l-Sagîr’i tanıtırken, “Hazreti Peygamber Salla’llâhu Aleyhi ve sellem’e Cebrail
Aleyhisselâm’ın vahiy ile getirdiği ve zırh’ı çıkar bunu oku dediği ve binbir
Esmâ-i İlâhiye sarîhan ve zımnen işaret eden gâyet yüksek ve çok kıymettâr bir
müncaat-ı Peygamberî’dir ki, Zeyne’l-Âbidîn (R.A.)’den tevâtürle rivâyet
edilmiştir,” diyorlar.
Yukarıdaki ta’rif, “Allah
tarafından bir melek (Cibril-ü Emîn) tarafından indirilen ve Peygamber’e
okunan, “Vahy-i Metlû” (tilâvet olunan, okunan vahiy) ki, bu doğrudan Kur’ân’ın
ta’rifidir. Yalnız bir şeyin tam ta’rifi, o şeyin “Efrâdını Câmi, Ağyarını
Mâni,” olmalıdır. Nitekim, onu da tamamlıyorlar, “Zeyne’l-âbidîn tarafından tevâtürle rivâyet edilmiştir.” İşte, Kur’ân’ın tam ta’rifi... Ne var ki, Said Nursî ve
şakird’ler, İslâmî ilimlere en azından bir mızraklı ilmihâl seviyesinde sahip
olmadıklarından asgarî bir hadis usûlünde çakmışlardır. İslâmî ilimlere
birazcık vukuf kesbedenler bilirler ki, tek bir kişinin rivâyet ettiği,
tevâtür, meşhûr olmaz, ancak Haber-i Vâhid olur. Haber-i Vâhid ile rivayet
edilenler, başka delillerle te’yid edilmemiş ise dâima şüpheyle karşılanır.
Kaldı ki, bütün Hadis Külliyatı arasında, “Hadis-i Cibrîl” gibi tevâtürle sabit olan hadis sayısı pek azdır, güvenilir kaynaklar, tevâtürle sâbit olan hadis sayısını 19 adet olarak vermişlerdir.
Tevâtürle sabit olan Hadis-i Şerif’leri inkâr etmek de tıpkı, “Vahy-i Metlû” olan, Âyet-i Kerimeleri inkâr etmek gibi küfrü muciptir.
Hâşâ! Sümme Hâşâ! Said Nursî ve şakird’lerin ifade ettikleri gibi, Cevşenü’l-Kebîr ta’rif ettikleri gibi, Cebrail Aleyhisselâm tarafından getirilmiş ve tevâtürle rivâyet edilmiş olsaydı, elbette Kur’ân’dan bir âyet-i Kerime olurdu.
Kur’ân-ı Kerim’deki âyet’lerden herhangi birisini âyet saymamak, hükmünü inkâr etmek nasıl küfür ise, Kur’ân’da olmayan, âyet niteliği taşımayan herhangi bir metni kutsallaştırmak, ona âyet hüküm vermek de küfürdür.
“Şüphesiz o (Kur’ân), çok şerefli bir Resûlün sözüdür.” (Resûl, elçi, Peygamber veya Cebrail vasıtasıyla tebliğ edildiğinden, “söz” Resûle (elçiye) nisbet edilmiştir.)
“Ve o, bir şâir sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz?” “Bir kâhin sözü de değildir (o), ne de az düşünüyorsunuz!” “O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.” “Eğer (Peygamber) bize atfen ba’zı sözler uydurmuş olsaydı.” “Elbette Onu kıskıvrak yakalardık.” “Sonra onun can damarını koparırdık.” (Onu yaşatmazdık) “Hiç biriniz buna mâni olamazdınız.” “Doğrusu o (Kur’ân) takvâ sahipleri için bir nasîhattir (öğüttür)..” (Hâkka Sûresi 69/40-48)...
Doğrudan vahy’e muhatap, Peygamber hakkında, “Allah tarafından vahyedilmediği halde, kendiliğinden tek bir kelime bile uydurmuş olsaydı, onu kıskıvrak yakalar, can damarını koparır hayatına son verirdik” buyuruyor.
İYİ DE BU CEVŞEN NEME NE BİR ŞEYDİR?
4 Ekim 2012 Perşembe
Said Nursi ve Cevşen
Hem mesela, Kur'an'ın hakiki
ve tam bir nevi münacatı ve Kur'an'dan çıkan bir çeşit hulasası olan
Cevşen-ül-Kebir namındaki münacat-ı Peygamberi'de (A.S.M.)(...)
Sözler, 424, Onbirinci Şua Olan Meyve Risalesi'nin Onuncu Mes'elesi Emirdağ Çiçeği
(...) hem "Cevşen-ül-Kebir" münacatının seksenaltıncı ukdesinde: (...) diye olan gayet arifane münacat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) beyanı gösteriyor ki; (...)
Şualar, 88, Yedinci Şua/ayetü'l-Kübra/Mukaddime
Kur-an'dan ve münacat-ı nebeviye olan Cevşen-ül-Kebir'den aldığım bu dersimi, bir ibadet-i tefekküriye olarak, Rabb-ı Rahimimin dergahına arzetmekte kusur etmişsem; kusurumun affı için Kur'an'ı ve Cevşen-ül-Kebir'i şefaatçi ederek rahmetinden niyaz ediyorum.
Şualar, 48, Üçüncü Şua/Münacat; Lem'alar, 445, Münacat; asa-yı Musa
(...) Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam, Cevşen-ül-Kebir namındaki münacat-ı azamında marifetullahda gayet yüksek ve gayet cami' derecede marifetini göstererek böyle demiştir; biz de, hayalen o zamana gidip Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselamın dediğine "amin" diyerek, (...)
Lem'alar, 415, Otuzuncu Lem'a/Hatime
(...) Al-i Beyt'in manevi ve gayet mühim bir mirası ve maden-i feyzi olan Cevşen-ül-Kebir'i kendine üstad eden ve bidayette her günde bir defa bazan üç defa tamamını okuyan ve talebesine tavsiye eden adam, Risale-i Nur müellifidir
Sikke-i Tasdik-ı Gaybi, 164, Yirmisekizinci Lem'a/Keramet-i Aleviyenin Neticesi
Binbir Esma-i İlahiyyeye sarihan ve işareten bakan ve bir cihetle Kur'an'dan çıkan bir harika münacat olan ve marifetullahda terakki eden bütün ariflerin münacatlarının fevkınde bulunan ve bir gazvede "Zırhını çıkar onun yerine bu Cevşeni oku" diye Cebrail vahy getiren "Cevşen-ül-Kebir" münacatı içindeki hakikatlar ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler, (...)
Şualar, 484, Onbeşinci Şua/Elhüccetü'z-Zehra/Üçüncü Medrese-i Yusufiye'nin Tek Bir Dersinin Üçüncü Kısmı/Beşinci, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Külli Şehadetler.
Sözler, 424, Onbirinci Şua Olan Meyve Risalesi'nin Onuncu Mes'elesi Emirdağ Çiçeği
(...) hem "Cevşen-ül-Kebir" münacatının seksenaltıncı ukdesinde: (...) diye olan gayet arifane münacat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) beyanı gösteriyor ki; (...)
Şualar, 88, Yedinci Şua/ayetü'l-Kübra/Mukaddime
Kur-an'dan ve münacat-ı nebeviye olan Cevşen-ül-Kebir'den aldığım bu dersimi, bir ibadet-i tefekküriye olarak, Rabb-ı Rahimimin dergahına arzetmekte kusur etmişsem; kusurumun affı için Kur'an'ı ve Cevşen-ül-Kebir'i şefaatçi ederek rahmetinden niyaz ediyorum.
Şualar, 48, Üçüncü Şua/Münacat; Lem'alar, 445, Münacat; asa-yı Musa
(...) Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam, Cevşen-ül-Kebir namındaki münacat-ı azamında marifetullahda gayet yüksek ve gayet cami' derecede marifetini göstererek böyle demiştir; biz de, hayalen o zamana gidip Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselamın dediğine "amin" diyerek, (...)
Lem'alar, 415, Otuzuncu Lem'a/Hatime
(...) Al-i Beyt'in manevi ve gayet mühim bir mirası ve maden-i feyzi olan Cevşen-ül-Kebir'i kendine üstad eden ve bidayette her günde bir defa bazan üç defa tamamını okuyan ve talebesine tavsiye eden adam, Risale-i Nur müellifidir
Sikke-i Tasdik-ı Gaybi, 164, Yirmisekizinci Lem'a/Keramet-i Aleviyenin Neticesi
Binbir Esma-i İlahiyyeye sarihan ve işareten bakan ve bir cihetle Kur'an'dan çıkan bir harika münacat olan ve marifetullahda terakki eden bütün ariflerin münacatlarının fevkınde bulunan ve bir gazvede "Zırhını çıkar onun yerine bu Cevşeni oku" diye Cebrail vahy getiren "Cevşen-ül-Kebir" münacatı içindeki hakikatlar ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler, (...)
Şualar, 484, Onbeşinci Şua/Elhüccetü'z-Zehra/Üçüncü Medrese-i Yusufiye'nin Tek Bir Dersinin Üçüncü Kısmı/Beşinci, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Külli Şehadetler.
Cevşen Nedir Faziletleri Nelerdir?
Cevşen, "örme zırh"
anlamında Fars'ça bir isimdir. Cevşen-i Kebir ise, büyük zırh demektir.
Anlatıldığına göre Asr-ı saadette cereyan eden savaşların birinde (bir rivayette Uhud'da) muharebenin kızıştığı ve üzerindeki zırhın kendisini fazlasıyla sıktığı bir sırada, Hz. Peygamber ellerini açarak Allah'a dua etmiş, bunun üzerine gök kapıları açılarak Cebrail gelmiş ve, “Ya Resulullah, Rabbin sana selam ediyor ve üzerindeki zırhı çıkarıp bu duayı okumanı istiyor. Bu dua hem sana hem de ümmetine zırhtan daha sağlam bir emniyet sağlayacaktır” demiştir.
Olayla ilgili Şii kaynaklarına göre Allah Cevşen-i Kebiri dünyayı yaratmadan 50 bin yıl önce arşa yazmıştır. Bu duayı okuyan veya yazılı olarak üzerinde bulunduran kimse, dünyada her türlü beladan, afet, hastalık, yangın ve soygundan korunduğu gibi Allah ile kendisi arasında perde kalmaz ve bütün istekleri yerine getirilir. Cevşen-i Kebir ile Allah'a münacatta bulunan kimseye, Bedir şehitleri derecesinde 900 bin şehit sevabı verilir. Bu duayı kefeninin üzerine yazan mümin ise azap görmez.
Onu okuyan kimse, dört semavi kitabı okumuş gibi olur, her harfi için kendine Cennette iki ev ile iki zevce verilir, ayrıca insan ve cinlerden olan bütün müminlerinki kadar sevap kazanır, asla Cehenneme girmez. Cebrail, Hz. Peygamberden duayı kâfirlere öğretmemesini, sadece mümin ve takva sahibi kişilere talim etmesini istemiştir. Kefenlere de yazılmış, Cevşen-i Kebir özellikle Şii dünyasında oldukça rağbet görmüş, gerek müstakil olarak gerekse çeşitli dua mecmuaları içinde birçok defa basılmıştır Cevşenin Şii dünyasında bu derece rağbet görmesinde, Ehl-i beyt tarikiyle rivayet edilmiş olmasının yanında, faziletleriyle ilgili haberlerin de büyük etkisi olmuştur.
Anlatıldığına göre Asr-ı saadette cereyan eden savaşların birinde (bir rivayette Uhud'da) muharebenin kızıştığı ve üzerindeki zırhın kendisini fazlasıyla sıktığı bir sırada, Hz. Peygamber ellerini açarak Allah'a dua etmiş, bunun üzerine gök kapıları açılarak Cebrail gelmiş ve, “Ya Resulullah, Rabbin sana selam ediyor ve üzerindeki zırhı çıkarıp bu duayı okumanı istiyor. Bu dua hem sana hem de ümmetine zırhtan daha sağlam bir emniyet sağlayacaktır” demiştir.
Olayla ilgili Şii kaynaklarına göre Allah Cevşen-i Kebiri dünyayı yaratmadan 50 bin yıl önce arşa yazmıştır. Bu duayı okuyan veya yazılı olarak üzerinde bulunduran kimse, dünyada her türlü beladan, afet, hastalık, yangın ve soygundan korunduğu gibi Allah ile kendisi arasında perde kalmaz ve bütün istekleri yerine getirilir. Cevşen-i Kebir ile Allah'a münacatta bulunan kimseye, Bedir şehitleri derecesinde 900 bin şehit sevabı verilir. Bu duayı kefeninin üzerine yazan mümin ise azap görmez.
Onu okuyan kimse, dört semavi kitabı okumuş gibi olur, her harfi için kendine Cennette iki ev ile iki zevce verilir, ayrıca insan ve cinlerden olan bütün müminlerinki kadar sevap kazanır, asla Cehenneme girmez. Cebrail, Hz. Peygamberden duayı kâfirlere öğretmemesini, sadece mümin ve takva sahibi kişilere talim etmesini istemiştir. Kefenlere de yazılmış, Cevşen-i Kebir özellikle Şii dünyasında oldukça rağbet görmüş, gerek müstakil olarak gerekse çeşitli dua mecmuaları içinde birçok defa basılmıştır Cevşenin Şii dünyasında bu derece rağbet görmesinde, Ehl-i beyt tarikiyle rivayet edilmiş olmasının yanında, faziletleriyle ilgili haberlerin de büyük etkisi olmuştur.
Etiketler:
cevşen,
din tahrifcileri,
rafızi,
risalei nur,
said nursi,
şia,
şii
3 Ekim 2012 Çarşamba
İmam Gazali Hz. celcelutiye ve Said Nursi

Madem Celcelutiye vahy yolu ile Peygamber Aleyhissalatü Vesselama nazil olmuştur. Ve Allam-ül-Guyubun ilmiyle ifade-i mana eder...
(Sikke-i Tasdik-ı Gaybi)
Hem madem Celcelutiyenin aslı vahy'dir. Ve esrarlıdır. Ve gelecek zamana bakıyor; ve gaybi umur-u istikbaliyeden haber veriyor...
(Sikke-i Tasdik-ı Gaybi)
***
Sırf kendi bozuk mezheplerini yüceltmek için binlerce hadis uyduran Şii'lerin Hazreti Ali adına uydurdukları Celcelutiye denen saçmalığına vahiy ve vahiy kaynaklı diyen Said nursi'nin bu mesnetsiz iddiasına İmam Gazali Hazretleri delil gösterilmektedir , gerçekten İmam Gazali Hazretleri bu şianın celcelutiye denen kitabını şerh etmişmidir?
Said Nursi, Celcelutiye'nin vahyen Hz. Peygamber'e inzal edildiği yönündeki iddiasına İmam Gazali'yi de ortak kılmak istemiştir. Bu kasideyi şerh ettiği iddiası da kendisine atılan bir iftiradır. Nitekim:
Bazı eserler her ne kadar İmam Gazali'ye nisbet edilmekteyseler de, ihtiva ettikleri bazı fikirler itibarıyla, onun kaleminden çıkmadıkları, yahut tahrife uğradığı hususunda kuvvetli şüpheler uyandırmaktadır. Gayeye erişmek için her vasıtayı mubah gören Batıniye taifesi, kitap uydurmakta ve tahrif etmekte şeytana parmak ısırtacak hünerler göstermişlerdir. (...) İmam Gazali'ye nisbet edilen, fakat bozuk fikirler ihtiva eden bazı kitapların ve sahifelerin de bozuk mezhepliler ve dinsizler tarafından uydurulduğunu müdekkik alimler beyan ediyorlar.
Mevlana Şıbli, Sırru'l-alemin kitabı hakkında şunları yazıyor: “Bizce bu kitap şüphesiz düzmedir. Bunun yazılış şekli ve ifade tarzı Gazali hazretlerinin yazı ve ifade üslubundan tamamen ayrıdır. Düzme eseri hazırlayanlar öyle bir hileye başvurmuşlar ki, yer yer İmamu'l-Harameyn'in ders verdiğinden ve hocalık yaptığından bahsetmişler ve akıllarınca -böyle yazmakla- bu kitabı İmam Gazali'nin kitaplarından saydırmak için iyi bir tedbir olarak düşünmüşlerdir. Fakat onların bu tedbiri, kitabın düzmece olduğunu ispata yeterli bir delildir. Çünkü, Gazali'nin adeti, hocalarını ve şeyhlerini kitaplarında ismen zikretmemektir.”
(Ubeydullah Küçük, İhya Tercümesinin Önsözü, Bedir Yayınevi, İstanbul 1989, LXIII-LXV.)
İmam Gazali'ye isnat edilerek uydurulan kitaplardan birçok yazar bahsetmektedir.
[Bak. Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, 2/460; M. Yaşar Kandemir, Mevzu Hadisler, DİB Yayınları, Ankara 1984; M. Said Çekmegil, Tetkiklerde Metod ve Tenkit, Sanih Kütüphanesi Yayınları, Malatya 1979, 48-49.]
Gazali, böyle uyduruk kasidelere şerh değil, bilakis Batıniye'yi ret kabilinden birçok kitap yazmıştır.
["Huccetu'l-Hakk, Mufassalu'l-Hilaf, Kitabu'd-Derac, el-Kıstasu'l-Mustakim, Mevazinu Hamse" bunlardandır. Bak. Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, 2/459]
Celcelutiye denen kitabın vahiy yada vahiy kaynaklı olması, bunuda Müçtehid Alimlerimizin ve binlerce ehli sünnet Alimlerinin içinde sadece İmam Gazali Hazretlerinin şerh etmesi O na atılan bir iftira olduğuna apaçık delildir.
Ehli sünnet kitapları içinde sadece Ziyauddin Gümüşhanevi hazretlerinin Celcelutiye'yi Mecmuatul-Ahzap isimli kitabına alması Celcelutiye'nin vahiy yada vahiy kaynaklı olması ve ehli sünnet uleması tarafından muteber kabul edildiği anlamına gelmez.
Şia kaynaklarında yer alıp hiç bir ehli sünnet kaynağında yer almayan "cevşen" adlı uydurma hadisi de aynı kitaba alan Ziyauddin Hazretleri için Hüseyin Avni Hoca(1) şöyle buyurmaktadır;
"Ehl-i Sünnet kaynaklarında,
Cevşen ile alakalı olarak bir rivayet bilinmemektedir. Bunun ancak Şia
kaynaklarında geçtiği söylenmektedir. İmam Gazali’ye nisbet edilmesi, Ona
yapılan bir iftiradır; isbat edilmemiştir ve edilemeyecektir. Cevşen’in, Ehl-i
Sünnet tasavvufunun yüz küsür sene evvelki dönemdeki büyüklerinden birine aid
bir eserde yer almış olması ise sadece itimada dayanan bir zühul(yanılgı) olup,
O (A.Ziyauddin hz)zatın bi hakkın büyüklüğüne zarar vermez."(2)
Celcelutiye'nin de cevşen'in de İmam Gazali Hazretlerine nisbet edilmesi iftiradan başka bişey değildir.
***
Madem Celcelutiye vahy yolu ile
Peygamber Aleyhissalatü Vesselama nazil olmuştur. Ve Allam-ül-Guyubun ilmiyle
ifade-i mana eder. Hem madem Celcelutiye mana-yı mecazi ile o kasidenin
hakikatını isbat eden Risale-i Nur'a sarihan; ve onun onüç ehemmiyetli
risalelerine işareten haber vermekle beraber Risale-i Nur müellifi ve bunun
onüç ehemmiyetli vakıat-ı hayatına imaen, remzen, işareten mana-yı mecazi ile
haber veriyor.
(Sikke-i Tasdik-ı Gaybi, 136,
Sekizinci Şua/İmam-ı Ali'nin (Radıyallahü anhü) Risale-i Nura dair üçüncü bir
kerametidir)
Celcelutiyenin üzerinde önemle duran Said Nursinin asıl gayesi bu kitapta Risalei Nurun ve kendisinin Hazreti Ali tarafından müjdelendiğini söylemekten başka bir şey değildir, kimsenin bu iddiayı Hz Ali Efendimize soramayacağını bildiği için delilleri yine kendi hayel ve vehimleridir.
Sonuç:
Said Nursi itikadını ehli sünnet Alimlerinin bildirdiğine göre değil kendisine gelen ilham,sunuhat,zuhurat gibi hayellere vehimlere, celcelutiye ve cevşen gibi uydurma kitapların üzerine inşa etmiştir.
-------
Dipnot:
1-Hüseyin Avni Hoca kimdir; İzmir Yüksek İslam Enstitüsü'nden mezun olmuştur. İzmir'in büyük ilim adamlarından Fevzi hocadan da dersler almışlardır.
2-http://www.darusselam.com/sorular-ve-cevaplar/157-ceven-ile-alakal-rivayetin-asl-varmdr-.html#comments
29 Eylül 2012 Cumartesi
Said Nursi'ye inen Risale-i Nur!
“Risailin Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur'an'ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.”
Şualar, Birinci Şua, c. I, s. 833
21 Eylül 2012 Cuma
Abdulaziz b. Baz: “biz vehhabiyiz”…!
Bilindiği günümüzdeki selefiler
kendilerine “vehhabi” denilmesine itiraz ederler, bunun iftira olduğunu,
kendilerinin ehli sünnet olduklarını, “vehhabi” olmadıklarını idda ederler.
işte bu taifenin son devir şeyhlerinden Abdulaziz b. Baz tokat gibi cevap
veriyor, “biz vehhabiyiz” diyor.
Abdulaziz b. Baz kendisine sorulan bir soruya uzun uzadıya cevap vermektedir. soru 16-cı sayfadadır ve şöyledir:
يقول السائل: فضيلة الشيخ، يسمي بعض
الناس عندنا العلماء في المملكة العربية السعودية بالوهابية فهل ترضون بهذه
التسمية؟ وما هو الرد على من يسميكم بهذا الاسم؟
Soru: Değerli Şeyh, bazı insanlar Suud alimlerini “vehhabi” adlandırıyorlar siz bu ismi kabul ediyormusunuz?
Abdulaziz b. Baz bu soruya uzun
uzadıya cevap vermekte, şirk-Tevhid konusunu ele almaktadır. işaretlediğim
yerde ise esas konuya geçerek şöyle demektedir:
يدعون إلى توحيد الله من علماء
التوحيد من علماء نجد وغيرهم يلقبون بالوهابية، فهو لقب معروف شريف وليس بمستنكر
Cevap: Necd ulemasının lakabı vehhabidir ve bu maruf ve şeriftir ve biz bunu inkar etmiyoruz.
Abdulaziz b. Baz, “Fetava en-Nur”,
1/16-18
***
Abdulaziz b. Bazın burada “Necd uleması” dediği gurup bizzat kendileridir, yani Muhammed b. Abdulvehhabın yolundan giden, ümmetin şirk içinde olduğunu söyleyen sapıklar. işte bu sapıklara tüm ümmet “vehhabi” adını vermiştir, Muhammed b. Abdulvehhabın kendi kardeşi ve hanbeli alimi Şeyh Süleyman kendisine reddiye yazmış ve reddiyenin adını da şöyle koymuştur: “es-Sevaik el-İlahiyye fi reddi alal vehabiyye”
6 Eylül 2012 Perşembe
Muhammed Esed'in Kur-an Tahrifi
Kısa bir Hatırlatma;
Yahudi bir ailenin çocuğu olan Muhammed Esed, Ukrayna’nın Lvov şehrinde 1900
yılında doğdu. Anne tarafından dedesi bir Yahudi hahamı idi. Ailesinden husûsi bir
Yahudilik eğitimi aldı.Yıllarca Müslüman diyarlarını gezdi ve sonunda Müslüman
olduğu ilan etti , aslında dini içten yıkmaya çalışan bir Mülhid'di.
***
Mukammed esed’in Yüce Kur-an’ı
Kerimi nasıl tahrif ettiğini gösteren sayılmayacak kadar çok sözde ayet tefsiri
olsada biz sadece bir tane örnek verelim;
112-Evet, gerçekten her kim tüm
benliğini Allah'a teslim eder ve iyilik yapanlardan olursa, Rabbi katında
mükafatını görecektir; ve böyleleri ne korkacak, ne de üzülecekler.
Böylece Kur’an'a göre kurtuluş,
herhangi bir özel “zümre”ye tahsis edilmiş olmayıp Allah'ın birliğini kavrayan,
kendini O'nun iradesine teslim eden ve dürüst şekilde yaşamak suretiyle bu
ruhsal tercihe pratik bir anlam kazandıran herkese açıktır.
M. Esed-Tefsirul Mesaj/Bakara
112(Dipnot:92)
***
Yazdığı tefsirde Hıristiyan ve Yahudi
kâfirlerinden "önceki vahye tabi
olanlar" olarak bahsedip ne olduğunu açıkça
belli eden M. Esed Bakara süresinin 112. ayetinin tefsirini yaparken kurtuluşun
herhangi bir özel “zümre”ye ait olmadığını yani Müslümanlara has olmadığını
Allah’ın birliğini kabul eden herkese ait olduğunu söylüyor(!), bu sözler
şüphesiz ki sizlere de tanıdık gelmiştir, günümüzde de “La ilahe illallah”
diyenlerin Cennete gideceğini savunan cemaatler var
malumunuz, kardeşlerimize bu tefsirden ve bu zihniyette olan kişilerden
uzak durmasını tavsiye ederek Kur-an ve Hadis ile bu iddiayı çürütelim;
4 Eylül 2012 Salı
Cuma Namazı Kılmayan Müceddidimiz(!)
Ey iman edenler, cuma günü namaz için çağrı yapıldığı
zaman, hemen Allah'ı zikretmeye koşun ve alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz,
bu sizin için daha hayırlıdır.
Cum'a/9
İstedim ki bir adama emredeyim. Cemaate namaz kıldırsın, ben de gidip cumaya gelmeyenlerin evlerini başlarına yıkayım.
Müslim
Cuma namazı her müslümana hak ve vacibdir.
Ebu Dâvud
Birtakım kimseler Cuma namazını terketmekten ya vazgeçerler yahut da Allah onların kalplerini mühürler, sonra da onlar gafillerden olurlar.
Müslim
İstedim ki bir adama emredeyim. Cemaate namaz kıldırsın, ben de gidip cumaya gelmeyenlerin evlerini başlarına yıkayım.
Müslim
Cuma namazı her müslümana hak ve vacibdir.
Ebu Dâvud
Birtakım kimseler Cuma namazını terketmekten ya vazgeçerler yahut da Allah onların kalplerini mühürler, sonra da onlar gafillerden olurlar.
Müslim
***
Said Nursinin çeşit çeşit Cuma
Namazı Kılmama bahaneleri;
3 Eylül 2012 Pazartesi
Meymenetsiz İbni Baz'ın Küfür Kitabı
Sual: Hacılara dağıtılan, ünlü vehhabi İbni Baz’ın, sualli cevaplı Tuhfet-ül ihvan isimli kitabı ektedir. Dine aykırı yerleri nelerdir?
CEVAP
Kitabın tamamı dine aykırıdır.
Birincisi, âyet ve hadislere indî yorumlar yapmıştır. Muteber hiçbir İslam âliminden nakil yapmamıştır. Mezhepler üstü, yani mezhepsizce yazmıştır.
İkincisi, İbni Teymiye ve İbni Kayyım’ın sözlerini delil olarak almış; fakat dört imamın sözlerine ve hiçbir fıkıh kitabına itibar etmemiştir. Zaten hiçbir mezhebi kabul etmemektedir.
"Gücünüz yettiği kadar Allah’tan korkun" âyetini, hiç ilgisi olmayan birçok meseleye delil göstermiştir. Mesela, (Namaz kılarken önünden geçene mani olma gücün olmadığı için, hiç mahzuru olmaz) diyor. Hâlbuki fıkıh kitaplarında herkesin gelip geçeceği yere duran da günah işler buyuruluyor. Ya öne sütre koymalı veya insanların geçmeyeceği bir yere durmalı. Bir hadis-i şerifte de, "Namaza dururken sütre koyun! Geçmek isteyene mani olun!" buyuruluyor. (İbni Mace)
"Ameller niyete göredir" hadis-i şerifini de, ilgisiz yerlere delil getirmiş, niyetin düzgünse, yaptığın yanlış olmuş, önemi yok demektedir.
Üçüncüsü, kendini bütün âlimlerin üzerinde görüyor. (Âlimlerin iki görüşünden en doğru olanına göre şöyledir) diyor. Farklı ictihadlara, doğru veya yanlış diyebiliyor. İctihadın ictihadla nakzedilemeyeceğini yani iptal edilemeyeceğini bilmiyor. Birkaç örnek verelim:
Aşk Aşk Aşk
"Sevgi" canlı
varlığın, haz veren bir nesneye karsi meyil duymasıdır. Söz konusu meylin
pekişip güçlenmesi haline «aşk» denir.
Ask duygusu, aşkın sevgilisine kul olması ve sahip olduğu her şeyi uğrunda feda
etmesine yol açacağı bir dereceye varabilir.
*****
Hikâye edildiğine göre Zunnun'ül
Misri (rehimehullahu a.) bir gün Mescid-i Haram'a girer. Sütunlardan birinin
altında yarı çıplak, yerde yatan hasta bir delikanlı görür, delikanlı yanık bir
sesle inlemektedir. Bundan sonrasını Şeyh'in kendisinde dinleyelim:
«Yanına sokuldum, selâm verdim ve
«ey delikanlı sen kimsin» diye sordum. «ben aşık bir garibim» diye cevap verdi.
Ne demek istediğini anlamıstım, «ben de senin gibiyim» dedim. Bu sırada
ağlamaya başladı, onun ağlaması beni de ağlattı. Bana «sen de mi ağlıyorsun»
diye sordu, «ben de senin gibiyim» diye karşılık verdim. Bunun üzerine daha
yüksek bir sesle ağlamaya bağladı ve gür yüksek bir nara attı, hemencecik
ruhunu teslim etti.
Elbisemi üzerine örttüm, kefen
bulmak için yerimden ayrıldım, kefen satın alıp dönünce onu yerinde bulamadım.
Şaskınlık içinde «sübhanallah» dedim. Bu sırada kulağıma bir ses geldi,
şöyle diyordu: «Ey Zün-nun! O öyle bir garibdir ki, onu dünyada şeytan aradı
bulamadı, Malik aradı bulamadı, Cennette Rıdvan aradı, o da bulamadı.» «O
nerededir?» diye seslendim. Kulağıma şu cevap geldi: «Samimi muhabbeti, çok
ibadet etmesi ve hatasından derhal tevbe etmesi sayesinde Muktedir Malik'in
(ulu Allah'ın) rahmetinde sadekat koltuğundadır.»
(Zehr-ur Riyaz)












