14 Aralık 2012 Cuma

Hanbeli Mezhebini Tahrif Eden Vehhabi ve Selefiler



Ibnü’l-Cevzi’nin 1345 H. yılında Et-Terraki matbaasında basılan <Def-u Şübhetü’t-Tesbih> adlı eserindeki açık ibaresi:

“Bazı arkadaşlarımızın Usulü’d Din(Akaid) meselelerine yaramayacak şeyleri konuştuklarını gördüm. Ebu Abdullah b. Hamid ile arkadaşı kadı Ebu Ya’la ve İbnu’z- Zaguni bu konuda eserler yazmış, yazdıkları kitaplar dolaysiyle de Hanbeli mezhebini lekelemişlerdir. Onların bu eserlerinde avam seviyesine indiklerini gördüm. Yani ayet ve hadislerde bahsi geçen Allahın sıfatlarına zahire göre mana verdiler…
Bunlar aklın kabul etmediği sözleriyle avam tabakasını ikna etmeye çalışıyorlar. Ayet ve hadislerde geçen Allahın isim ve sıfatlarını, ne akla ne de nakle dayanan hiçbir ciddi delilleri olmadığı halde,zahire göre bunlar, Allahın sıfatlarıdır diye mana verip, tefsir ederek bidat  isimlerle o sıfatları adlandırıyorlar. Zahiri manalarını reddedip, Allaha vacip olan manaları isbat eden naslara, Allaha hadislik(sonradan olma) sıfat ve manaları icabeden zahir manalarının iptaline iltifat etmediler. O zahiri manalar, Allahın sıfat-ı fiiliyesi olduklarına kanaat etmeyerek ta ki sıfat-ı zatıyesidir dediler…..

İmam Ahmed'in inancı şimdiki Hambelilerle aynımıydı?



İmam Ahmed İbni Hanbelin inancı şimdiki Hambelilerle aynı mıydı?

İki kişiye taraftarlari musallat olmuştur: Cafer ibni Muhammed ve Ahmet ibn-i Hanbel

İmam ibni Asakir Tabyin’de İmam ibni Şahin el-Hanbeli’den rivayet eder (ö.385)
“ Doğru yolda olan iki kişiye sapık insanlar musallat olmuştur: Cafer ibni Muhammed ve Ahmet ibn-i Hanbel. (Sekka, 164-165)

İbni Salah demiştir ki (ö.643 ):
İki imam kendileri doğru olmalarına rağmen sapık insanlar onlara musallat olmuştur. Ahmet ibni Hanbel mücessime tarafından, Cafer-i Sadık ise Şiiler/Rafiziler tarafından. (şeyh tacuddin kitabı Kaide sayfa 43 ve tabakat el şafi el-kübra’dan (2:17) alınmıştır. )

İbni Hacer el- Heytemi’ye soruldu:
İmam Ahmed İbni Hanbelin inancı şimdiki Hambelilerle aynı mıydı?

12 Aralık 2012 Çarşamba

Asıl şirk ehli Vehhabilerdir




Allâh-ü Teâlâ’ya hamd-ü senâlar, Rasûlüllâh (Sallâ-llâhu Aleyhi ve Sellem)’e ve âl-i ashâbına salât-ü selâmlar, ölü ve diri tüm Allâh dostlarına fevka’t-tecellîlerle duâlardan sonra; geçen yazımızda tevessülün ölümden sonra da câiz olduğunun delillerini serd etmeden önce cevabını açıklamak istediğimiz bazı suâller sorduk ve bunlar içerisinden sadece birincisinin cevabını açıkladık ki, o da ölümün bir yok oluş demek olmadığı, sadece bir yurttan diğerine geçiş olduğu konusuydu.

İkinci sorumuzun cevabına gelince; evvelâ şunu ifade edelim ki; Allâh-ü Teâlâ’nın izni ve yardımı olmadan kimsenin bir şeye gücü yetmeyeceği hususunda ölüyle dirinin farkı yoktur.
Allâh-ü Teâlâ’nın müsaadesiyle bir şeye kadir olma hususunda ise ölüyle dirinin farkı vardır ama muhâliflerin(vehhabi ve selefilerin) dediği gibi, diri muktedir (güç sahibi), ölüyse âciz değildir, (diri yapar ölü yapamaz inancı)aslında bu iddia şirkin ta kendisidir. Zîra diriye müstakil (bağımsız) bir güç isnad etmektedir. Fakat ölüyle dirinin gücü arasında farklı bir durum vardır, çünkü ölenin ruhunun, dirininkinden daha güçlü olduğu şüphesiz bir hakîkattir. Zîra bazılarının zannettiği gibi, sadece dirilerden duâ ve hediye bekleyen bir âciz konumuna düşmez, bilakis gerçek gücünü göstermesinin önündeki tek engel olan cesetten kurtulunca, sağ iken yapamadığı şeyleri yapmaya başlar. Nitekim İbn-i Kayyım ki bir çok yanlışların sahibidir, İbn-i Teymiye’nin yanlış fikirlerini yayarak büyük bir ifsâda sebebiyet vermiştir. Ama Mevlâna Hâlid (Kuddise sirruhû)nun da beyânı veçhile; rûhun ölümünden sonraki tasarruflarını ispat hususunda birçok delil toplayarak, kendisini önder kabul ettiklerini savunan tevessül düşmanlarını şaşkına çevirmiştir. İşte bu kişi, “er-Rûh” isimli kitabında şöyle demektedir: “Bedenin esâretinden, ilişkilerinden ve engellerinden kurtulan bir ruhta, öyle tasarruflar, öyle kuvvetler, öyle himmetler ve Allâh-ü Teâlâ ile öyle süratli irtibatlar bulunur ki, beden içerisinde hapsolmuş basit bir ruhta bu güçlerin hiç biri tasavvur edilemez.”

İbni Teymiyye'nin Muhakemesi ve Tevkifi



722 senesi Şaban ayının 16. günü Mısır’dan gelen bir postacı, İbni Teymiyye’nin tutuklanmasına dair sultanın yazılı emrini beraberinde getirdi. Dimaşk kalesinde yine hapsedildi. Tevkif sebebi: (Üç mescid [Mescid-i Aksa, Mescidü’l-haram ile Mescid-i Nebevi]’den başkasına yapılacak sefer için yükler bağlanmaz ve İbrahim Halil aleyhisselam ile Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem kabirlerinin de diğer peygamberlerin kabirleri gibi ziyaretleri caiz değildir) demesi idi.Bu hadiseden sonra Şam uleması yine İbni Teymiyye hakkında bir fetva yazdılar. Çünkü insanların Efendisine sallallahü aleyhi ve sellem karşı kalbinde kin olan kimseden başkasının ağzından çıkmayan bu meseleyi evvela kendisi ihdas etmiştir. Bu sebeple İmamü’l-Allame Burhanüddin el-Fizari, İbni Teymiyye’nin bu görüşüne dair kırk satıra yaklaşık bir hüküm yazdı ve neticede onun tekfirine fetva verdi. Şeyh Şihabuddin b. Cebhel eş-Şafii de Burhanüddin’e muvafakat etmiş, Maliki alimi de o yazının altına görüşünü ilave etmiş, başkaları da bu hususta yazılar yazmışlardır. Yazdıkları bu yazılarda İbni Teymiyye’nin doğru yoldan saptığında, bid’atçılık ve zındıklığında ittifak vaki olmuştur.Daha sonra Dimaşk’taki sultan naibi, kadılar ve alimler ile bir toplantı daha yapmak istediyse de, bu meselenin münakaşasının uzun süre devam edebileceğini ve vaki olan bu olayın sultana haber verilmesi gerektiğini düşünerek İbni Teymiyye’nin fetvasını sultana sunulacak yazıların içine koydu ve ona gönderdi. Sultan, o fetva için kadıları topladı. Fetva kendilerine okundu, Kadıu’l-Kudat Bedrüddin b. Cemaa fetvayı eline aldı ve hakkında (Bu makaleyi yazan kimse dâldır (doğru yoldan sapıtmış), bid’atçının birisidir) diye üzerine yazdı. Hanefi ve Hanbeli kadıları da ona muvafakat edip, dolayısıyla İbni Teymiyye’nin küfründe ittifak vaki oldu.

Şam Ve Mısır Ulemasının İbn Teymiyye Hakkındaki İttifakına İtimad Edilmesine Dair Mısır’dan Gelen Sultan Emri
Şaban ayının üçüncü Cuma günü sultanın yazılı emri Şam’daki naibe geldi. Sultan, yazının Cuma günü caminin büyük kapısı önünde okunmasını emretmişti. Sultanın emri üzerine yazı Cuma günü okundu. Yazıyı okuyan Muvakki (sultanın mührünü fermanına bastıran) Bedrüddin b. el-İzaz, tebliğ eden de müezzin İbn el-Necibi idi. Besmele’den sonra yazının muhtevası şöyle idi:İbn Teymiyye hakkında gönderilen mektub geldi, okuduk. Kadıların ve en büyük âlimlerin hükümlerine binaen İbn Teymiyye’nin artık fetva vermekten men edildiğine dair sultan tarafından verilen emirlerden sonra, mezkur adamın yine fetva işine devam ettiğini anladık. Bu sebepten dolayı bir toplantı düzenledik. İbn Teymiyye’nin fetvasının kadılara, âlimlere okunmasını emrettik. Okunduktan sonra, İbn Teymiyye’nin Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem ile diğerlerinin kabirlerinin ziyaret edilmemelerine dair verdiği fetvasının yanlış ve merdud olduğunda hepsi ihtilafsız ittifak ettiler. Onun mutlak olarak fetva vermekten menedilmesine, uzun müddet hapsedilmesine hükmettiler ve bunu huzurumuzda, İbn Teymiyye’nin verdiği fetva nüshasının arkasına kendi el yazılarıyla yazdılar. Dürülmüş bu mektupları yüce sultanın tarafına yolladık. Ta ki, dört mezheb kadılarının onun hakkında verdikleri hükmü anlayıp, vermeye cesaret ettiği bu fetvasından dolayı, Dimaşk kalesinde tutuklanmasını emretsin, fetva vermesini ve halkın da yanına gidip gelmesini menetsin. Bu hususta bilgi edininiz ve kendisinin de dört mezheb imamlarının verdikleri hükümden haberi olsun.Alimler, bu hükme binaen anılan adamın uzun zaman hapis edilmesine fetva vermişlerdir. Zira kendisi her zaman halk arasında münker şeyler ve zındıklık meydana çıkarıp onlarla zihinlerini meşgul ediyor, avam tabakasının zayıf akıllarını, düşüncelerini ve akaidini bozuyor. İşte, bunlardan menedilirse, kendisinden gelen zarar yolu kapanacaktır, diye fetva verdiler.Sultanın işlemi buna göredir. Ve böylece ahaliye emredilsin.İbn Teymiyye hakkındaki bu yazımız gereğince, onun yolundan gideni veya onun bu fetvasıyla fetva veren veya talak hususunda fetvasıyla amel edeni bunlardan menedersiniz. Bununla amel eden veya fetva veren bir kimseden haberiniz olunca halini araştırır, şayet hoca olan alimlerdense, İbn Teymiyye gibi onu azarlar, şayet gençlerden olup gösteriş için yaparsa, onları bu yoldan iyice menedersiniz. Halkın durumunu düzeltmek ve doğru yolda yürütmek; icmaa muhalif olan şeylerle fetva vermek, Allahü teâlânın dininde daha önce hiç kimsenin zikretmediği çeşitli bid’at yollarına sapmak hususunda onları engelleyiniz.

İbn Teymiyye’nin 27 Recep 726’da Yazdığı Fetvasının Arkasına Mısır’daki Dört Mezheb Kadılarının Yazdıkları Fetvalardan Nakledilen Fetva Sureti
Bütün hamdler Allah’a olsun. Nakledilen bu fetvanın münderacatı İbn Teymiyye’nin, (Enbiya ve salih zatların kabirlerini ziyaret etmek bid’atdır ve onların ziyaretlerine sefere çıkmak caiz değildir.) dediği kavli ve buna benzer sözleri üzerine sorulan suale cevaptır. Bu dediği şeyler bâtıl olup merdudtur. Bu müftünün, din imamları ve alimler katında bâtıl olan bu gibi fetvalardan vazgeçmesi, garip fetvalar vermekden men edilmesi, vazgeçmediği takdirde hapsedilmesi, halkın bu hususlarda kendisine uymaması için durumun teşhir edilmesi lazımdır. Bunu Muhammed b. İbrahim b. Sadullah b. Cemaa yazmış, Muhammed b. El-Hariri el-Hanefi de aynı görüşü paylaşmıştır. Lâkin, mehil verilmeden kat’i olarak hemen şimdi hapsedilmelidir, diye ilave etmiştir. Muhammed b. Ebubekir el-Maliki dahi onun bu fasid fetvası ve benzerleriyle daha başka bâtıl meselelerin ortadan izale edilmesi için İbn Teymiyye’nin men edilmesini te’kiden söylemiştir. Ahmed b. Ömer el-Makdisi el-Hanbeli keza... Alimler İbn Teymiyye’nin diğer bir fetvasına daha rastladılar ki, onda, (icmaa göre Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem ile diğer peygamberlerin kabirlerinin ziyaret kat’i olarak mâsiyettir [günahtır]) demiştir. İşte hakimler bu fetvanın ona ait bir fetva olduğunu Kadı Celalüddin Muhammed b. Abdurrahmani’l Kazvini’nin şahidliğinden anladılar. Bu fetvanın üzerinde İbn Teymiyye’nin el yazısını görünce, kendisinin olduğunda hiç şüphe kalmadı. Bu sebeple, Resulullah ile onun ziyaretinde bulunan dünya Müslümanları için gayrete gelerek, İbn Teymiyye’yi bid’atçılıkla, sapıklıkla ve doğru yoldan ayrılmakla itham ettiler, onu tahkir edip hapsettiler.
Bera’atü’l-Eş’ariyyin min Akaidi’l-Muhâlifin, s.401-402.

Sultan İbni Kalavun'un İbni Teymiyye Hakkındaki Emirnâmesi



«Def'u Şübhe men Sebbe ve Temerrede ve Nesebe Zalike İle's-Seyyidi'l-Celil el-İmam Ahmed» adlı kitabı (829 H. de vefat eden) Allâme Şerif Takıyüddin Ebu Bekri'l-Hısnî ed-Dımaşkî te'lif etmiş; onda, İbn Teymiyye'nin doğru yoldan ayrıldığı birçok mese­leleri isbat etmiştir. Allah ona basiret nurunu vermiştir. Her Müs­lüman, o kitapta, Sultan Nasır Muhammed b. Kalavun'un İbn Tey­miyye hakkındaki resmî yazısından başka bir şey bulmasa da İbn Teymiyye'nin durumunun açıklanmasına kâfi bir delildir. ...Allâme Şerif Takıyüddin, Allahü Teâlâ ona rahmet eylesin, şöy­le dedi:

ibni Teymiyye; “Allah’ın elçisi Şuayb nübüvvet öncesi kafirdi”..!



Vehhabilerin kendi kaynakları ışığında akidelerini ortaya koymaya, sapıklıklarını belgeli bir şekilde gözler önüne sermeye devam ediyoruz.

Resimde gördüğünüz vehhabilerin “Şeyhul İslam” dedikleri kafir ibni Teymiyye’nin “Mecmu el-Fetava” adlı kitabıdır, işaretlenmiş yerde şu ifadeler var:
قوله سبحانه قال الملأ الذين استكبروا من قومه لنخرجنك يا شعيب والذين آمنوا معك من قريتنا أو لتعودن فى ملتنا قال أو لو كنا كارهين قد افترينا على الله كذبا إن عدنا فى ملتكم بعد إذ نجانا الله منها وما يكون لنا أن نعود فيها إلا أن يشاء الله ربنا ظاهره دليل على أن شعيباً والذين آمنوا معه كانوا على ملة قومهم لقولهم أو لتعودن في ملتنا

Allah Subhane ve Teala’nın “Kavminin ileri gelenlerinden olup iman etmeyi kibirlerine yediremeyenler dediler ki: «ey Şuayb mutlaka seni de, sana inananları da hep beraber ya şehrimizden çıkaracağız, yahut da bizim dinimize dönersiniz» O da dedi ki: «Biz istemesek de zorla mı yapacaksınız bunu? Fakat Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tutar da tekrar sizin dininize dönersek yalan yere Allah’a iftirâ etmiş oluruz. Artık o dine dönmemize imkan yok, meğer ki Rabbimiz olan Allah dileye.»” (Araf 88-89-cu ayetler)
kavlinin zahirine göre Şuayb ve ona inananlar kendi kavimlerinin dinindeydi.
ibni Teymiyye, “Mecmu el-Fetava”, 15/20

Vehhabilerin iftiralari sınır tanımıyor,bu sapık firka Ummeti Muhammedi bırakın Peygamberlere(a.s) bile saldırmaktan kendilerini alıkoyamıyorlar

islamkalesi

ibni Teymiyye ve Hristiyanlardan kopyaladığı inanç…!




Vehhabilerin en çok sevdikleri şeyhlerinden birisi “Şeyhul İslam” dedikleri ibni Teymiyyedir. Onu öylesine severler ki, adını duyduklarında neredeyse kalpleri yerinden çıkacakmış gibi oluyorlar, şimdi sizler vehhabilerin bu şeyhinin Tevhid hakkındaki sözleri akataracağız bakalım ibni Teymiyye neye inanıyormuş, ibni Teymiyye el Harrani “Mecmu el Fetva” adlı kitabında aynen şunları söylüyor:

فقد حدَّثَ العلماء المرضيون وأولياؤه المقبولون: أن محمدًا رسول الله يجلسه ربه على العرش معه
“Rasulullah s.a.a Arşın üzerinde Rabi ile birlikte oturucaktır.”
ibni Teymiyye, “Mecmu el Fetva”, 4/374

Peki bu sapık inanç, Allahın -haşa- cism olduğunu, sınırlı, bir makamda oturduğunu bildiren inanç nereden kaynaklanıyor? gelin bu inancın kaynağını araştıralım:

“Rab İsa onlara bu sözleri söyledikten sonra göğe alındı ve Tanrı’nın sağında oturdu.”
İncil, Markos, 16/19

Sonuç sizcede çok açik değilmi?


Ebubekir Sifil İle Mezhebsizlik Fitnesi Üzerine


Gülistan: Kıymetli hocam, bazı kimselerin “Mezhepler nasıl ortaya çıkmıştır? Mezhepler niçin vardır? Ya da “Mezhebler olmasaydı ne olurdu?” sorularına muhatap oluyoruz. Bu soru nasıl cevaplandırılmalıdır?

Ebubekir Sifil: Bismillâhirrahmânirrahîm. Aslına bakarsanız, yaygın olarak bilinen anlamda mezhepler için ‘ortaya çıkma’ tabirini kullanmak doğru değildir. Zira biz bu tabirle, önceden mevcut olmayan bir şeyin, belli bir dönemden sonra varlık sahnesine çıkmasını anlatırız. 

Ebubekir Sifil Hoca'dan Risalei Nur Değerlendirmesi



Soru: "Risalet-ün Nur sair te'lifat gibi ulûm ve fünundan ve başka kitablardan alınmamış. Kur'andan başka me'hazı yok, Kur'andan başka üstadı yok, Kur'andan başka mercii yoktur. Te'lif olduğu vakit hiçbir kitab müellifinin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur'anın feyzinden mülhemdir ve sema-i Kur'anîden ve âyâtının nücumundan, yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor." 

Yukarısı 1. Şua'dan iktibas edilmiştir. Malumunuz bu gün sünneti red eden bir güruh-i la yuflihun mevcut. Bazıları Ehl-i Sünnet adına yola revan olup, kaş yapayım derken göz çıkarıyorlar. Said Nursi'nin yukarıdaki yazısında, benim mehazım sadece Kur'an'dır derken, bu sözden de Sünneti red ettiği anlamını çıkarıp, o da Ehl-i Sünnet değildir diyenler var. Açıkça mehazım Kur'an demek, Sünnete ihtiyacım yok, risalelerimde Sünneti baz almadım demektir diyorlar. Said Nursi burada ne demek istemiştir? Yukarıdaki alıntı için, Said Nursi sünneti red ediyor diyen iddia sahipleri haklımıdır? 

Soru: Malumu-u aliniz edille-i şer'iyye dörttür ve bizi bunlar bağlar. Mezhebimizin hükmü bağlar. İlham ise veliye münhasırdır, Kur'an ve Sünnetle çelişmediği müddetçe kendisi için delil, senet olabilirse de ümmeti bağlamaz. İlham sahibini bağlar, bizi değil. Zira bizi mezhebimizin içtihatları bağlar. Birisi çıkıp dese ki, ilham bizi bağlamaz ise risale-i nur külliyatı da ilhamdır, o da bizi bağlamaz, ne cevap verebiliriz bu soruya? 

Cevap:
Birbiriyle yakın ilişkisi dolayısıyla bu iki soruya tek başlık altında cevap vermek uygun olacak.
İlk sorudaki alıntı, Resail-i Nur'un telifi esnasında müellifinin yanında Kur'an'dan başka herhangi bir kitap veya kaynak olmadığını anlatmaktadır. Adı geçen eserin pek çok yerinde, bu eserin, müellifinin kalbine gelen ilhamların neticesi olarak ortaya çıktığını anlatan ifadelere rastlanır. 

Ancak ne bu durum, ne de soruda alıntılanan ifade, Said Nursi merhumun "Kur'an dışında başka bir kaynak tanımayız" diyerek Sünnet'e başkaldıranlarla aynı safta görülmesini mümkün kılar. Adı geçen eserinin pek çok yerinde Sünnet-i Seniyye'ye yaptığı vurgu bu söylediğimi doğrulamaktadır. Hatta her vesileyle kendisini Ehl-i Sünnet olarak tanımlaması da burada mutlaka altı çizilmesi gereken bir diğer önemli noktadır.
Şu halde Said Nursi Sünnet'i reddediyor diyenlerin haklı olduğunu söylemek mümkün değildir. 

İkinci soruda yer alan meseleye gelince; soru sahibinin de belirttiği gibi, ilhamın –Kur'an, Sünnet ve Şer'î ilkelere aykırı düşmediği sürece– ancak sahibini bağlayabileceğini söylemek gerekir. Dolayısıyla Resail-i Nur'un ilham mahsulü olduğu kabul edilecekse, orada söylenenlerin de ancak müellifini bağlayabileceği de kabul edilmelidir. 

Ancak bu eserde –Kur'an ayetleri dışında– hadislere ve ulema akvaline de yer verildiği vakıası göz önünde bulundurulduğunda, onun mahza ilham mahsulü olduğunu söylemenin doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır. Said Nursi merhumun hapishane hayatı öncesinde geçirdiği tahsil döneminden aklında kalanların ilham kapsamına sokulamayacağı açık olduğuna göre, birinci soruda iktibas edilen ifadelerin mutlak anlamda alınmasının doğru olmadığını söylemek durumundayız. 

Sonuç olarak Resail-i Nur da diğer eserler gibi bir "beşer"in kaleminden çıkmıştır. Bu yönüyle içinde hata bulunması normal, hatta kaçınılmazdır. Gerek eseri, gerekse müellifini "lâ yuhti" olarak görmek de, tamamen değersiz addetmek de yanlıştır. 

 Milli Gazete - 23 Kasım 2004



16 Ekim 2012 Salı

Dinler Ararası Diyalog Nedir?

“Dinlerarası diyalog, Papalığın II. Vatikan Konsili’nin 4. oturumunda kabul edilen, “Nostra Aetate” diye maruf Konsil metninde aktarılan ve 28 Ekim 1965′te Papa VI. Paul’un onayıyla ilan edilen, “Papalığın 3. bin yıl hedefi olarak açıkladığı Asya’nın hristiyanlaştırılması projesi’nin bir yöntemidir. Papalığın “çağdaş hristiyanlaştırma ve misyonerlik usulü’ dür.”
( Kaynak; John W. O’Malley, “Reform, Historical Conciousness And Vatikan li’s Aggiornamento, Theological studies, 1971 xxx11/4; M. Raukanen, The catholic Doctrin of Non-Christian Religions According to the Second Vatikan Council, New york 1992, 35; The Second Vatikan Council, Nostra Aetate, 1-4)

Papalığın, dinlerarası diyalog adı altındaki böylesi bir “Asya’yı hıristiyanlaştırma projesi”nin “gönüllü bir parçası olmak”, İslâm akaidine göre Müslüman’a zarar verir mi?

İslâm akaidi ve Ehl-i Sünnet esaslarına göre; Papalığın böylesi bir “hristiyanlaştırma projesi ve misyonunun gönüllü bir parçası olan” herhangi bir Müslüman, mürted olur,İslâm dairesinin dışına çıkar, küfre düşer. Bu küfrü irtikab ettiği ana kadar, yaptığı tüm ibadet ve hayırlı amelleri boşa çıkar, müflis olur. Evli ise nikahı düşer.
(A.Z.Gümuşhanevî, Cami’ül Mütün ,c.1, Elfaz-ı Küfür, b.2)

Hristiyanlık gibi İslâm’dan gayri bir din edinen kimseyi küfre düşmüş saymayan kişi veya onların küfürde oldukları hususunda şek:-şüphe içinde olan kişi yahut da onların manevi gidişatının doğru olduğu kanaatini taşıyan kişi İslâm’dan çıkmış olur, küfre düşer.
(Muhammed b. ismail er-Reşid ,Tehzib’ü Risalet’il Bedri’r-Reşîd fi Elfâz’il Mükeffirat, vr 12, Yahya bin Ebi Bekr, Esir’ul -Melahide vr 11b]

Nisa Suresi 115: “Kim Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra,(Hz. Muhammed) karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola tabi olursa, onu o saptığı yönde bırakırız ve cehenneme Sürükleriz ; o ne kötü biryerdir.”

Nisa Suresi 13-14: “Bunlar, Allah’ın (koyduğu) sınırlardır. Kim kendisi için yol belli olduktan sonra Peygambere (Hz. muhammede)’ine itaat ederse Allah onu, ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; onlar orada devamlı kalıcıdırlar ; işte büyük kurtuluş budur.”
“Kim de Allaha ve Peygamberi (Hz. Muhammed) ‘ine karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, ebedi kalacağı bir ateşe sokar ;onun için alçaltıcı bir azab vardır.”

Cin Suresi 23-24: “Artık kim Allah’a ve Resulü (Hz. Muhammed)ine karşı gelirse, bilsin ki ona, (kendi gibilerle birlikte) içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.”

Muhammed Suresi 32-33-34: “İnkâr edenler, insanları Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber (Hz. Muhammed)’e karşı gelenler, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.”
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber (Hz Muhammed)’e itaat edin ki amellerinizi boşa çıkarmayın. Zira inkâr edip Allah yolundan alıkoyanları ve de kâfir olarak ölenleri Allah asla bağışlamaz.”

Fetih Suresi 28-29: “Bütün dinlere üstün kılmak üzere, Peygamberi (Hz. Muhammed)’ini hidayet ve Hak din ile gönderen O’dur. Buna şahit olarak Allah yeter; Muhammed Allah’ın elçisidir. O (Hz. Muhammed)’in beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı onurlu, kendi aralarında merhametlidirler.”

“Ehl-i Kitap ile amentüde ittifakımız vardır” inancını taşımanın veya gönüllü olarak bu ifadeyi kullanmanın itikadî hükmü nedir?

Böyle bir inancı taşıyan ve ikrar eden Müslüman, İslâm akaidi ve Ehl-i Sünnet esaslarına göre mürted olur, İslâm dairesinin dışına çıkar, küfre düşer. Böyle bir inanç, Hakk’ı batılın seviyesine indirmek, Hakk’ı batıl ile karıştırmak, ilahi olan ile muharref olanı aynı kefeye koymak ve eşitlemektir ki, İslâm akaidi, Ehl-i Sünnet esasları ve bizzat Kur’an-ı Kerim’in ikaz edici beyanlarına göre bu küfürdür.
( A.Z. Gümüşhanevî, Cami’ül Mütûn, c.1, Elfaz-ı Küfür, b. 2; Muhammed b. İsmail er-Reşîd, Tehzib’ü Risalet’il Bedri’r-Reşîd fi Elfâz’il Mükeffırat, vr 12, Yahya bin Ebi Bekr, Esir’ul-Melahide, vr 11 b )

Bir kimse, ehl-i kitap ile amentüde ittifakın var olduğuna inanırsa, hatta kiliselerin Allah’ın evleri olduğuna, orada Allah’a kulluk yapıldığına, Yahudi ve Hristiyanların yaptıklarının Allah’a kulluk, O’na ve Rasulüne itaat olduğuna inanırsa, Allah’ın da bu yapılanlardan hoşnut ve memnun kaldığına itikad ederse kafir olur. Ehl-i zimmeti (gayr-i müslimlerî) kiliselerinde ziyaret etmenin Allah’a yakınlık vesilesi olduğuna itikad eden kimse, İslâm dininden çıkar, mürted olur.
( Muhammed b. İsmail er-Reşîd, Tehzib’ü Risalet’il Bedri’r-Reşîd fi Elfâz’il Mükeffırat, vr 12, Yahya bin Ebi Bekr, Esir’ul-Melahide, vr 11 b )

Al-i Imran Suresi 19: “Allah katında yegâne Hak Din Islâmdır.”

Al-i İmran Suresi 85: “Herkim İslam’dan başka birdin ararsa, bilsin ki, (o din) ondan asla kabul edilmeyecektir; o kimse, ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”

Al-i İmran, 100: “Ey iman edenler, Ehl-i kitaptan herhangi bir gruba tabi olursanız, sizi imanınızdan sonra çevirip kâfir yaparlar.”

Ahirette kurtuluş için Hz. Muhammed’e (sav) inanmaya hacet yoktur; Kelime-i Tevhid’in ikinci rüknü olan “Muhammedu’r Rasûlullah” kısmını ikrar bir kemal mertebesidir, cennetlik olma için bunu ikrar ve buna iman etmek lüzumlu değildir demenin hükmü nedir?

Böyle bir inancı taşımak ve yaymak, İslâm akaidine göre, Müslüman’ı dinden çıkartır, mürted yapar, küfre düşürür.
(A.Z. Gümüşhanevî, Camîül Mütûn, c.1, Elfaz-ı Küfür, b. 2; Muhammed b. İsmail er-Reşîd, Tehzib’ü Risalet’il Bedri’r-Reşîd fi Elfâz’il Mükeffirat, vr 12, Yahya bin Ebi Bekr, Esir’ul-Melahide, vr 11 b )

Ehl-i Kitap’tan herhangi bir gruba tâbi olmanın, dinen mahzuru var mıdır?

Ehl-i kitaptan herhangi bir gruba tâbi olmak, Kur’an-ı Kerim’e ve İslâm akaidine göre Müslüman’ı dinden çıkartır, imandan sonra kafir yapar
( A.Z. Gümüşhanevî, Camrül Mütûn, c.1, Elfaz-ı Küfür, b. 2; Muhammed b. İsmail er-Reşîd, Tehzib’ü Risalet’il Bedri’r-Reşîd fi Elfâz’il Mükeffirat, vr 12, Yahya bin Ebi Bekr, Esir’ul-Melahide,vr11 b.)

Al-i İmran, 100: “Ey iman edenler, Ehl-i kitaptan herhangi bir gruba tabi olursanız, sizi imanınızdan sonra çevirip kâfir yaparlar.”

Maide Suresi 51-52-53-54-55-56: “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizde HER kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.”
“Kalblerinde hastalık bulunanların: “Başımıza (küresel) bir felâketin gelmesinden korkuyoruz” diyerek onların arasına koşuştuktan görürsün. Umulur ki Allah bir fütuhat, yahut katından bir emir getirecek de onlar , içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklardır “
“(O zaman) iman edenler: “Bunlar mıdır sizinle beraber olduklarına bütün güçleriyle yemin edenler?” diyeceklerdir. Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştirde kaybedenlerden olmuşlardır.”
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) muhakkak Allah, sevdiği ve kendisini seven, müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir topluluk getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfü ve ilmi geniştir.”
“Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah’tır, Resulü (Hz. Muhammed)’dir ve de şu iman edenlerdir ki onlar Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılar, zekâtı verirler.”
“Kim Allah’ı, Resulü (Hz. Muhammed)’ini ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.”

8 Ekim 2012 Pazartesi

Vehhabi Vahşeti

Şaka gibi: Suudi Arabistan Eğitim Bakanlığı, itfaiye ekiplerinin yangın esnasında kız çocuklarını kurtarmalarına izin verdi.
Yangından kız kurtarmak artık serbest!
Suudi Arabistan'da itfaiye erlerinin kadınları kurtması hakkındaki yasak kaldırıldı


Mekke’de 8 yıl önce 15 kız çocuğu, din polisi yangından kaçmalarına izin vermediği için hayatını kaybetmişti.Suudi Arabistan din polisi, Mekke’de 2002 yılında bir okulda çıkan yangından kaçmaya çalışan 15 kız çocuğunun dinî kurallara uygun giyinmedikleri için dışarı çıkmalarına izin vermemiş, bu yüzden de kız çocukları yanarak can vermişti.
‘Suudi Gazete’nin haberine göre, Suudi Arabistan Eğitim Bakanlığı olaydan 8 yıl sonra gerekli dersleri çıkararak, bundan böyle kız çocuklarının da okullarda meydana gelen yangınlar sırasında itfaiye erlerince kurtarılmasına izin verdi.
Gazetenin haberine göre eğitim bakanlığı, okullara bir genelge yollayarak, kız çocuklarının da acil durumlarda kurtarılabilmesi için, itfaiye ekiplerine yardımcı olunmasını istedi.


KIYAFETLERİ UYGUN DEĞİL DİYE YANMALARINA GÖZ YUMULDU
Görgü tanıklarının ifadelerine göre, 2002′de Mekke’deki kız okulunda meydana gelen yangında din polisleri binadan çıkmayı başaran kız çocuklarını, dinî kurallara uygun kıyafet giymedikleri için döverek yanan binaya geri göndermişti. Öğrencileri kurtarmaya çalışan itfaiyecilere de, kızlara dokunmalarının günah olduğu gerekçesiyle okula girmelerine izin verilmemişti.

Peygamber Düşmanı Vehhabiler

Sual: Selefi meşrepli (vehhabi) biri, "Şefaat ya Resulallah demek şirktir, çünkü Peygamber ölüdür" dedi. "Allah yolunda ölenlere ölü demeyin, onlar diridir ve rızıklandırılır" diye âyet yok mu dedim. "O âyet şehitler içindir, Peygamber ölüdür" dedi. Peygamberimiz, şehitlerden üstün değil mi? Peygamberimiz Allah yolunda değil mi? Şehitlere ölü denmezse Peygamberimize nasıl ölü denir? dediysem de, Peygamber de ölüdür diye ısrar etti. Ölen beden değil mi? Ruhlar ölür mü?

CEVAP
Dedikleriniz çok doğrudur. Elbette, şehidlerin ruhu ölmez de, âlemlere rahmet olarak gönderilen Resulullah'ın ruhu ölür mü? Ruh ölmez, kâfirlerin ruhu da ölmez. Peygamberin Allah yanında bir şehid kadar da kıymeti yok mu?

Şehid Cennette rızıklandırılıyor da, Peygamber niye rızıklandırılmasın? Peygamber hâşâ Allah yolunda olmazsa, şehid Allah yolunda nasıl olur?

Peygamber diri olmazsa şehid nasıl diri olur? Peygamber işitmezse, şehid nasıl işitir? Hâlbuki şehidin, Müslümanlığı da, şehidliği de, bu Peygambere iman etmesine bağlıdır.

Şehidler Allah yolunda da, hâşâ Peygamberler, başka yolda mıdır? Resulullah, son hastalığında, (Hayber’de yediğim zehirli etin acısını hâlâ hissediyorum. Zehrin tesirinden aort damarım, bıçak gibi kesiliyor) buyurdu. (Buhari)

İbni Mesud hazretleri ve diğer Eshab-ı kiram, (O zehirli etin tesiriyle Resulullah şehid oldu) buyurdu. Peygamberlik şehitlikten üstündür. Fakat şehid olmak da ayrı bir nimettir. Allahü teâlâ Resulüne bu nimeti de vermek için son hastalığında bu zehrin etkisini göstermiştir. (Mevahib-i ledünniyye)

İki hadis-i şerif meali şöyledir :
(Her Peygamber, kabrinde diri olup namaz kılar.) [Beyheki, Ebu Ya’la]

(Peygamberlerin vücudunu toprak çürütmez. Bir mümin salevat okuyunca, bir melek bana haber verir.) [İbni Mace, Ebu Davud]

İki âyet-i kerime meali şöyledir:
(Peygamber, müminlere kendi canlarından üstündür.) [Ahzab 6]

(Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Resulünü hidayet ve hak dinle gönderen Odur.) [Fetih 28]

Bu iki âyetten anlaşıldığı gibi, Peygamberimizin dini diğer dinlerden üstün olduğu gibi, kendi de herkesten üstündür. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Ben bütün insanların seyyidiyim, efendisiyim.) [Buhari]

Peygamber efendimiz, bütün peygamberlerden ve bütün insanlardan üstün de, şehitlerden üstün değil midir? Herkesten üstün olan bir Peygamber için ölü demek çok alçakça bir iftiradır.

7 Ekim 2012 Pazar

Said Nursi'nin Övdüğü Cevşen Nedir?



Said Nursî ve şakird’leri, Cevşenü’l-Kebîr veya Cevşenü’l-Sagîr’i tanıtırken, “Hazreti Peygamber Salla’llâhu Aleyhi ve sellem’e Cebrail Aleyhisselâm’ın vahiy ile getirdiği ve zırh’ı çıkar bunu oku dediği ve binbir Esmâ-i İlâhiye sarîhan ve zımnen işaret eden gâyet yüksek ve çok kıymettâr bir müncaat-ı Peygamberî’dir ki, Zeyne’l-Âbidîn (R.A.)’den tevâtürle rivâyet edilmiştir,” diyorlar.

Yukarıdaki ta’rif, “Allah tarafından bir melek (Cibril-ü Emîn) tarafından indirilen ve Peygamber’e okunan, “Vahy-i Metlû” (tilâvet olunan, okunan vahiy) ki, bu doğrudan Kur’ân’ın ta’rifidir. Yalnız bir şeyin tam ta’rifi, o şeyin “Efrâdını Câmi, Ağyarını Mâni,” olmalıdır. Nitekim, onu da tamamlıyorlar, “Zeyne’l-âbidîn tarafından tevâtürle rivâyet edilmiştir.” İşte, Kur’ân’ın tam ta’rifi... Ne var ki, Said Nursî ve şakird’ler, İslâmî ilimlere en azından bir mızraklı ilmihâl seviyesinde sahip olmadıklarından asgarî bir hadis usûlünde çakmışlardır. İslâmî ilimlere birazcık vukuf kesbedenler bilirler ki, tek bir kişinin rivâyet ettiği, tevâtür, meşhûr olmaz, ancak Haber-i Vâhid olur. Haber-i Vâhid ile rivayet edilenler, başka delillerle te’yid edilmemiş ise dâima şüpheyle karşılanır.

Kaldı ki, bütün Hadis Külliyatı arasında, “Hadis-i Cibrîl” gibi tevâtürle sabit olan hadis sayısı pek azdır, güvenilir kaynaklar, tevâtürle sâbit olan hadis sayısını 19 adet olarak vermişlerdir.
Tevâtürle sabit olan Hadis-i Şerif’leri inkâr etmek de tıpkı, “Vahy-i Metlû” olan, Âyet-i Kerimeleri inkâr etmek gibi küfrü muciptir. 

Hâşâ! Sümme Hâşâ! Said Nursî ve şakird’lerin ifade ettikleri gibi, Cevşenü’l-Kebîr ta’rif ettikleri gibi, Cebrail Aleyhisselâm tarafından getirilmiş ve tevâtürle rivâyet edilmiş olsaydı, elbette Kur’ân’dan bir âyet-i Kerime olurdu. 

Kur’ân-ı Kerim’deki âyet’lerden herhangi birisini âyet saymamak, hükmünü inkâr etmek nasıl küfür ise, Kur’ân’da olmayan, âyet niteliği taşımayan herhangi bir metni kutsallaştırmak, ona âyet hüküm vermek de küfürdür. 

“Şüphesiz o (Kur’ân), çok şerefli bir Resûlün sözüdür.” (Resûl, elçi, Peygamber veya Cebrail vasıtasıyla tebliğ edildiğinden, “söz” Resûle (elçiye) nisbet edilmiştir.) 

“Ve o, bir şâir sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz?” “Bir kâhin sözü de değildir (o), ne de az düşünüyorsunuz!” “O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.” “Eğer (Peygamber) bize atfen ba’zı sözler uydurmuş olsaydı.” “Elbette Onu kıskıvrak yakalardık.” “Sonra onun can damarını koparırdık.” (Onu yaşatmazdık) “Hiç biriniz buna mâni olamazdınız.” “Doğrusu o (Kur’ân) takvâ sahipleri için bir nasîhattir (öğüttür)..” (Hâkka Sûresi 69/40-48)... 

Doğrudan vahy’e muhatap, Peygamber hakkında, “Allah tarafından vahyedilmediği halde, kendiliğinden tek bir kelime bile uydurmuş olsaydı, onu kıskıvrak yakalar, can damarını koparır hayatına son verirdik” buyuruyor. 

İYİ DE BU CEVŞEN NEME NE BİR ŞEYDİR? 

4 Ekim 2012 Perşembe

Said Nursi ve Cevşen



 Hem mesela, Kur'an'ın hakiki ve tam bir nevi münacatı ve Kur'an'dan çıkan bir çeşit hulasası olan Cevşen-ül-Kebir namındaki münacat-ı Peygamberi'de (A.S.M.)(...)
Sözler, 424, Onbirinci Şua Olan Meyve Risalesi'nin Onuncu Mes'elesi Emirdağ Çiçeği

(...) hem "Cevşen-ül-Kebir" münacatının seksenaltıncı ukdesinde: (...) diye olan gayet arifane münacat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) beyanı gösteriyor ki; (...)
Şualar, 88, Yedinci Şua/ayetü'l-Kübra/Mukaddime

Kur-an'dan ve münacat-ı nebeviye olan Cevşen-ül-Kebir'den aldığım bu dersimi, bir ibadet-i tefekküriye olarak, Rabb-ı Rahimimin dergahına arzetmekte kusur etmişsem; kusurumun affı için Kur'an'ı ve Cevşen-ül-Kebir'i şefaatçi ederek rahmetinden niyaz ediyorum.
Şualar, 48, Üçüncü Şua/Münacat; Lem'alar, 445, Münacat; asa-yı Musa

(...) Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam, Cevşen-ül-Kebir namındaki münacat-ı azamında marifetullahda gayet yüksek ve gayet cami' derecede marifetini göstererek böyle demiştir; biz de, hayalen o zamana gidip Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselamın dediğine "amin" diyerek, (...)
Lem'alar, 415, Otuzuncu Lem'a/Hatime

(...) Al-i Beyt'in manevi ve gayet mühim bir mirası ve maden-i feyzi olan Cevşen-ül-Kebir'i kendine üstad eden ve bidayette her günde bir defa bazan üç defa tamamını okuyan ve talebesine tavsiye eden adam, Risale-i Nur müellifidir
Sikke-i Tasdik-ı Gaybi, 164, Yirmisekizinci Lem'a/Keramet-i Aleviyenin Neticesi

Binbir Esma-i İlahiyyeye sarihan ve işareten bakan ve bir cihetle Kur'an'dan çıkan bir harika münacat olan ve marifetullahda terakki eden bütün ariflerin münacatlarının fevkınde bulunan ve bir gazvede "Zırhını çıkar onun yerine bu Cevşeni oku" diye Cebrail vahy getiren "Cevşen-ül-Kebir" münacatı içindeki hakikatlar ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler, (...)
Şualar, 484, Onbeşinci Şua/Elhüccetü'z-Zehra/Üçüncü Medrese-i Yusufiye'nin Tek Bir Dersinin Üçüncü Kısmı/Beşinci, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Külli Şehadetler.

Cevşen Nedir Faziletleri Nelerdir?

Cevşen, "örme zırh" anlamında Fars'ça bir isimdir. Cevşen-i Kebir ise, büyük zırh demektir.

Anlatıldığına göre Asr-ı saadette cereyan eden savaşların birinde (bir rivayette Uhud'da) muharebenin kızıştığı ve üzerindeki zırhın kendisini fazlasıyla sıktığı bir sırada, Hz. Peygamber ellerini açarak Allah'a dua etmiş, bunun üzerine gök kapıları açılarak Cebrail gelmiş ve, “Ya Resulullah, Rabbin sana selam ediyor ve üzerindeki zırhı çıkarıp bu duayı okumanı istiyor. Bu dua hem sana hem de ümmetine zırhtan daha sağlam bir emniyet sağlayacaktır” demiştir.

Olayla ilgili Şii kaynaklarına göre Allah Cevşen-i Kebiri dünyayı yaratmadan 50 bin yıl önce arşa yazmıştır. Bu duayı okuyan veya yazılı olarak üzerinde bulunduran kimse, dünyada her türlü beladan, afet, hastalık, yangın ve soygundan korunduğu gibi Allah ile kendisi arasında perde kalmaz ve bütün istekleri yerine getirilir. Cevşen-i Kebir ile Allah'a münacatta bulunan kimseye, Bedir şehitleri derecesinde 900 bin şehit sevabı verilir. Bu duayı kefeninin üzerine yazan mümin ise azap görmez.

Onu okuyan kimse, dört semavi kitabı okumuş gibi olur, her harfi için kendine Cennette iki ev ile iki zevce verilir, ayrıca insan ve cinlerden olan bütün müminlerinki kadar sevap kazanır, asla Cehenneme girmez. Cebrail, Hz. Peygamberden duayı kâfirlere öğretmemesini, sadece mümin ve takva sahibi kişilere talim etmesini istemiştir. Kefenlere de yazılmış, Cevşen-i Kebir özellikle Şii dünyasında oldukça rağbet görmüş, gerek müstakil olarak gerekse çeşitli dua mecmuaları içinde birçok defa basılmıştır Cevşenin Şii dünyasında bu derece rağbet görmesinde, Ehl-i beyt tarikiyle rivayet edilmiş olmasının yanında, faziletleriyle ilgili haberlerin de büyük etkisi olmuştur.

3 Ekim 2012 Çarşamba

İmam Gazali Hz. celcelutiye ve Said Nursi



Madem Celcelutiye vahy yolu ile Peygamber Aleyhissalatü Vesselama nazil olmuştur. Ve Allam-ül-Guyubun ilmiyle ifade-i mana eder...
(Sikke-i Tasdik-ı Gaybi)

Hem madem Celcelutiyenin aslı vahy'dir. Ve esrarlıdır. Ve gelecek zamana bakıyor; ve gaybi umur-u istikbaliyeden haber veriyor...
(Sikke-i Tasdik-ı Gaybi)

***

Sırf kendi bozuk mezheplerini yüceltmek için binlerce hadis uyduran Şii'lerin Hazreti Ali adına uydurdukları Celcelutiye denen saçmalığına vahiy ve vahiy kaynaklı diyen Said nursi'nin bu mesnetsiz iddiasına İmam Gazali Hazretleri delil gösterilmektedir , gerçekten İmam Gazali Hazretleri bu şianın celcelutiye denen kitabını şerh etmişmidir? 

Said Nursi, Celcelutiye'nin vahyen Hz. Peygamber'e inzal edildiği yönündeki iddiasına İmam Gazali'yi de ortak kılmak istemiştir. Bu kasideyi şerh ettiği iddiası da kendisine atılan bir iftiradır. Nitekim:

Bazı eserler her ne kadar İmam Gazali'ye nisbet edilmekteyseler de, ihtiva ettikleri bazı fikirler itibarıyla, onun kaleminden çıkmadıkları, yahut tahrife uğradığı hususunda kuvvetli şüpheler uyandırmaktadır. Gayeye erişmek için her vasıtayı mubah gören Batıniye taifesi, kitap uydurmakta ve tahrif etmekte şeytana parmak ısırtacak hünerler göstermişlerdir. (...) İmam Gazali'ye nisbet edilen, fakat bozuk fikirler ihtiva eden bazı kitapların ve sahifelerin de bozuk mezhepliler ve dinsizler tarafından uydurulduğunu müdekkik alimler beyan ediyorlar.

Mevlana Şıbli, Sırru'l-alemin kitabı hakkında şunları yazıyor: “Bizce bu kitap şüphesiz düzmedir. Bunun yazılış şekli ve ifade tarzı Gazali hazretlerinin yazı ve ifade üslubundan tamamen ayrıdır. Düzme eseri hazırlayanlar öyle bir hileye başvurmuşlar ki, yer yer İmamu'l-Harameyn'in ders verdiğinden ve hocalık yaptığından bahsetmişler ve akıllarınca -böyle yazmakla- bu kitabı İmam Gazali'nin kitaplarından saydırmak için iyi bir tedbir olarak düşünmüşlerdir. Fakat onların bu tedbiri, kitabın düzmece olduğunu ispata yeterli bir delildir. Çünkü, Gazali'nin adeti, hocalarını ve şeyhlerini kitaplarında ismen zikretmemektir.”
(Ubeydullah Küçük, İhya Tercümesinin Önsözü, Bedir Yayınevi, İstanbul 1989, LXIII-LXV.)

İmam Gazali'ye isnat edilerek uydurulan kitaplardan birçok yazar bahsetmektedir.
[Bak. Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, 2/460; M. Yaşar Kandemir, Mevzu Hadisler, DİB Yayınları, Ankara 1984; M. Said Çekmegil, Tetkiklerde Metod ve Tenkit, Sanih Kütüphanesi Yayınları, Malatya 1979, 48-49.]

Gazali, böyle uyduruk kasidelere şerh değil, bilakis Batıniye'yi ret kabilinden birçok kitap yazmıştır.
["Huccetu'l-Hakk, Mufassalu'l-Hilaf, Kitabu'd-Derac, el-Kıstasu'l-Mustakim, Mevazinu Hamse" bunlardandır. Bak. Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, 2/459]

Celcelutiye denen kitabın vahiy yada vahiy kaynaklı olması, bunuda Müçtehid Alimlerimizin ve binlerce ehli sünnet Alimlerinin içinde sadece İmam Gazali Hazretlerinin şerh etmesi O na atılan bir iftira olduğuna apaçık delildir.

Ehli sünnet kitapları içinde sadece Ziyauddin Gümüşhanevi hazretlerinin Celcelutiye'yi Mecmuatul-Ahzap isimli kitabına alması Celcelutiye'nin vahiy yada vahiy kaynaklı olması ve ehli sünnet uleması tarafından muteber kabul edildiği anlamına gelmez.

Şia kaynaklarında yer alıp hiç bir ehli sünnet kaynağında yer almayan "cevşen" adlı uydurma hadisi de aynı kitaba alan Ziyauddin Hazretleri için Hüseyin Avni Hoca(1) şöyle buyurmaktadır;
"Ehl-i Sünnet kaynaklarında, Cevşen ile alakalı olarak bir rivayet bilinmemektedir. Bunun ancak Şia kaynaklarında geçtiği söylenmektedir. İmam Gazali’ye nisbet edilmesi, Ona yapılan bir iftiradır; isbat edilmemiştir ve edilemeyecektir. Cevşen’in, Ehl-i Sünnet tasavvufunun yüz küsür sene evvelki dönemdeki büyüklerinden birine aid bir eserde yer almış olması ise sadece itimada dayanan bir zühul(yanılgı) olup, O (A.Ziyauddin hz)zatın bi hakkın büyüklüğüne zarar vermez."(2)

Celcelutiye'nin de cevşen'in de İmam Gazali Hazretlerine nisbet edilmesi iftiradan başka bişey değildir.

 ***
Madem Celcelutiye vahy yolu ile Peygamber Aleyhissalatü Vesselama nazil olmuştur. Ve Allam-ül-Guyubun ilmiyle ifade-i mana eder. Hem madem Celcelutiye mana-yı mecazi ile o kasidenin hakikatını isbat eden Risale-i Nur'a sarihan; ve onun onüç ehemmiyetli risalelerine işareten haber vermekle beraber Risale-i Nur müellifi ve bunun onüç ehemmiyetli vakıat-ı hayatına imaen, remzen, işareten mana-yı mecazi ile haber veriyor.
(Sikke-i Tasdik-ı Gaybi, 136, Sekizinci Şua/İmam-ı Ali'nin (Radıyallahü anhü) Risale-i Nura dair üçüncü bir kerametidir)

Celcelutiyenin üzerinde önemle duran Said Nursinin asıl gayesi bu kitapta Risalei Nurun ve kendisinin Hazreti Ali tarafından müjdelendiğini söylemekten başka bir şey değildir, kimsenin bu iddiayı Hz Ali Efendimize soramayacağını bildiği için delilleri yine kendi hayel ve vehimleridir.

Sonuç:
Said Nursi itikadını ehli sünnet Alimlerinin bildirdiğine göre değil kendisine gelen ilham,sunuhat,zuhurat gibi hayellere vehimlere, celcelutiye ve cevşen gibi uydurma kitapların üzerine inşa etmiştir.

-------
Dipnot:
1-Hüseyin Avni Hoca kimdir; İzmir Yüksek İslam Enstitüsü'nden mezun olmuştur. İzmir'in büyük ilim adamlarından Fevzi hocadan da dersler almışlardır.

2-http://www.darusselam.com/sorular-ve-cevaplar/157-ceven-ile-alakal-rivayetin-asl-varmdr-.html#comments